Yazı

Şehir Işıkları
Şehir Işıkları 

İbrahim Becer

Şırnak’taki en büyük keyiflerimden biriydi!

Özellikle aysız gecelerde, lacivert gökyüzündeki yıldızlara asayişin elverdiği ölçüde bakardım. Onların kendi aralarında oluşturdukları şekilleri seyretmek, kiminin yekdiğerine karşı olan parlaklığına değişik anlamlar yüklemek bitmez gecelerimde şafaktan düştüğüm anlara tekabül ederdi. Biraz da Üstadın: “Çaycı, getir ilaç kokulu çaydan, dakika düşelim senelik paydan/ zindanda dakika farksızdır aydan/ karıştır çayını zaman erisin/ Köpük köpük, duman duman erisin…” mısralarına öykünürdük, ne bileyim…
         Sonra askerlik bitti ve biz de şehir ışıklarının arasına dalınca vefasız yüzümüzü yıldızlara gösterdik, unuttuk gitti. Bunu hatırlamama sebep geçende şehir ışıklarından uzak bir coğrafyada başımı kaldırınca, aynı yıldızların yerlerinden hiç kıpırdamadan beklediklerini görmem oldu. Ne “şehir ışıkları” gibi aradaki çeldiriciler, ne de geçen zaman onlar için hiçbir şeyi değiştirmemişti. Belki de değiştirmişti de bunu benim olmayan astroloji bilgimle açıklamam pek olası değil.
         Şehir ışıklarının gökyüzündeki yıldızların ziyasını örtmesi gibi bu Ülkenin önündeki gerçek sorunları örten gürültücü koronun varlığı da inkar edilemez bir gerçek. Çağa aykırı detone seslerden müteşekkil bu koronun dikkatlerden kaçırıp halının altına süpürdüğü ne kadar sorun varsa bugün yüzleşmek zorunda kalıyoruz. Bu sorunlar hemen hemen hepimizin vakıf olduğu sorunlar olduğu için burada dökümünü yapmanın gereği yok.
         Beni asıl endişeye sevk eden, geçen bunca zamanda nelerle vakit geçirip neleri gözden kaçırdığımızın muhasebesini doğru yapıp yapmadığımız üzerinedir. Kürt sorununu, Dindarların sorununu, Alevilerin sorununu vakitlice hal yoluna koyabilmiş bir Türkiye’nin önünde açabileceği geniş ufukları bir düşünün. Ne çare ki bıkmadan usanmadan kendimizi tekrar ediyoruz.
         Bir bayram kutlamaktan aciziz mesela. 29 Ekim’in arifesinde CHP’nin gel gitleri gündemi meşgul ediyor. Cumhuriyeti kurduğu iddiasıyla meydanları inleten CHP onbeş günden bu yana Katılıp katılmamakta mütereddit. Nevruz ona keza; Türklerle, Kürtlerin çekiştire çekiştire anlam kaymasına uğrattıkları bu bayram da elimizden az çekmedi. Devlet ricalinin Ankara’da demir dövdüğü, Halkın sokaklarda traktör lastiği yaktığı bu bayramın bahar bayramı olduğunu hatırlayanınız var mı?
         Başörtüsü yüzünden okula giremeyen kız çocukları, Alevilerin köyüne devletin cebinden yetmiş bin tl tutarında cami yaptığı yetmezmiş gibi, atadığı imamın dört yıl boyunca tek başına namaz kılmasına seyirci kalan Diyanet İşleri gibi sorunların daha kolay çözüm yolları olamaz mı.
         Türkiye eskisi gibi değil. En bağnaz kafalar kabul etse de etmese de gerçek bu. Kayseri’de, Konya’da, Denizli’de İstanbul’a nazire yaparcasına burjuva sınıf türüyor. Çin ve Türkiye kendi aralarında yaptıkları ticarette doları para birimi olarak tanımıyorlar artık. İkizdere’ye santral yapılmasını isteyen Başbakan’a Devletin bir kurumu “yapamazsın” diyor ve mahkemelik oluyorlar. Bunlar sağlıklı ve güzel gelişmeler gerçekten.
         Ama geriye dönüp baktığınız zaman iflah olmaz bir kitle var ki istikballerini Türkiye’nin mahvına bağlamışlar. Kendi artılarını sahaya sürüp puan almaktan ziyade rakibin tökezlemesini bekleyen sakat bir zihniyet bu.
         Sorulması gereken soru belki de şu; Türkiye’de bugün “sorun” olarak nitelediğimiz her ne varsa gerçekten çözülemeyecek sorunlarımız mı? Yok, bunlar gerçekten çözülebilecek sorunlarsa, bunlarla kaybettiğimiz geçen zaman zarfında ne gibi sorunlarımızı aşabilirdik.
Ya da başa dönelim ve şöyle soralım; başımızın üzerinde asırlardır duran yıldızları eskisi kadar güzel görebilmemiz için bu şehrin kesif ışıklarını ne zaman söndüreceğiz?


29 Ekim 2010  21:11:57 - Okuma: (595)  Yazdır




İstatistik