Yazı

Türbana alışsanız iyi olur
Türbana alışsanız iyi olur 

İbrahim Becer

Bu konu hakkında yazmak beyhude yere zaman kaybetmek biliyorum ama şu an için yapacak pek bir işim yok. Türkiye’de hiçbir şart altında uzlaşma zemini aranmaması gereken tek konu başörtüsü konusudur çünkü.

Ne Butto’nun Pakistan’ından referans almaya gerek var, ne de İran’dan akıl devşirmeye. Bu Ülkede isteyen istediğini giyer veya giymez ‘nokta’. Eskiden şöyle giyiliyormuş da, şimdi böyleymiş de falan filan bunların hepsi zırvadır. Yapılan da öyle aman aman bir reform değildir sanıldığı gibi. Sadece su yatağını bulmuştur o kadar. “Bırakın yatağında aksın” diyeceğim de demeye gerek yok çünkü kimseye soran yok.
         Çözümün parçası olamadığımız zaman sorunun ilelebet sürmesinde mahsur görmemek gibi salakça bir tutumumuz var Millet olarak. Yirmi beş senedir sonlandıramadığımız bir kardeş kavgamız var, onbinlerce cana mal olmuş bir savaşın taraflarıyız, kazananı ve kaybedeni olmadığı gibi istikbalde de öyle bir umut yok ama ne gam; şahadet ve kahramanlıkla bir yirmi beş seneyi daha nasıl kotarabilirizin derdindeyiz.
         Gencecik kız çocukları üniversiteyi kazanıyor ve okuluna gidiyor, karşılaştığı manzara “kapı duvar”. Anlayamadığım nokta şu ki, erkekler başına örtü almadığı için mi “ihanet-i vataniye” suçundan muaf tutuluyorlar? Ya da bu köhnemiş rejimi savunanlar bir türbandan bu kadar korkuyorlarsa neden bu rejime sıkı sıkıya bağlılar? Sorun buysa eğer kapatın mefruşatçıları olsun bitsin diyeceğim de fakir fukaranın ekmeğiyle oynadığımızla kalacağız o kadar.
         Neymiş, başında türban olduğu halde daracık kot giyiyormuş bazıları…
         İki derviş yolda yürürken bir dereye rast geliyorlar, derenin başında da bir kadın. Kadın, dervişlerden birine kendisini karşıya geçirip geçiremeyeceğini sorunca “hay hay” diyor ve alıyor kucağına karşıya geçiriyor Derviş. Diğeri manzarayı seyrediyor ve hiç ses etmeden bir müddet daha onunla yürüyor. Dinlenmek üzere bir ağaç gölgesine oturduklarında diğer Derviş başlıyor saydırmaya; “kadını nasıl kucağına alırsın da, bunun dinde yeri yoktur da, caiz midir de…” Fiili işleyen derviş tüm bu kuru sıkıları dinledikten sonra cevap veriyor: “ tamam da cancağızım, ben o kadını kucağımdan indireli bir saat oldu. Sen ise bir saattir aklından çıkaramamışsın!”
         Bu satırları yazdığım esnada CHP’nin 29 Ekim resepsiyonuna aynı gerekçeyle katılmadığını öğrendim. Yakışır, bu konu hakkında Kemal Kılıçdaroğlu’nun da aslına rücu ettiğini görenlerin ayakları yere basmıştır umarım. Yine de beni şaşırtmadı; Türkiye’deki Kült Laik Ulusalcı kesim bu yönüyle çocuklarının büyüdüğünü göremeyen bir baba kıvamındadır. Çocuklar büyüdükçe dertleri de büyümüştür ama bahse konu baba gün gelip de gerçeklerle yüzleşince böyle şaşkın şaşkın bakakalır. CHP de kurum olarak böyle bir babadır bu ülkede. Başörtüsü, Kürt sorunu veya Neşe’nin kepek sorunu hiç fark etmez onun için. Çocuklar büyürken yanında olmadığı için sorunun da farkında değil çünkü.
         Elli küsur senedir iktidara gelememesinin sebebi de burada yatıyor zaten: Evlatlar, doğru zamanda doğru yerde olmayan bu babayı ciddiye almıyorlar. 28 Şubat’ta Askerle kol kola, başörtüsü konusunda ikna odalarında zulme taraf olan bir babanın ne meşruiyeti olabilir ki?
                  Fildişi kulelerinin kameriyelerinde mehtabı seyretmekten başka işi gücü olmayan, sağına soluna bakmayı nefsine zül addeden bu kendi çapında maço laik kesim artık şunu iyice anlamalı: Nasıl ki başı örtülü bir kadını şehit cenazesinde feryat figan ağlarken gördüğünde garibine gitmiyorsa, aynı annenin kızını da Tıp fakültesinin amfisinde gördüğün zaman küçük dilini yutmayacaksın. Çalışmış, çabalamış, bileğinin hakkıyla o bölümü kazanmış o kız okuyacak, doktor olacak ve mesleğini de paşa paşa icra edecek.
         Çünkü “eğitim hakkı” denen kutsala tecavüz etmek kimsenin haddine olmadığı gibi, tasarrufunda da değildir. Tasarruf hakkı bir kişiye aittir, O da o kız çocuğudur. Başına şapka mı takar, eşarp mı bağlar, kafasını üç numaraya mı vurur onun bileceği iştir. Bunun da ne laiklikle, ne de Atatürk ilke ve inkılâplarıyla uzaktan yakından alakası vardır.
         Yine de yapılanın Laiklik ilkesiyle bağdaşmayacağını, Atatürk ilke ve inkılâplarıyla çeliştiğini söyleyen bir Laik Koro çıkacaktır, bunu biliyorum. Çünkü bu bizim gerçeğimiz ve bununla yaşamaya alıştık artık. Çünkü kimse bize gül bahçesi vaat etmedi. Onlar hiçbir zaman çözümün parçası olmaya çalışmadılar. Her konuda, her zaman yaptıkları gibi sorunun bir parçası olmak adına ellerinden geleni yaptılar.
         Tutmayalım o arkadaşları. Yeni yeni sloganlar türetsinler; “mevzubahis türbansa her türlü çamura varım!” gibi. Ya da yeni bir Bursa nutku mesela; “başında türban olan bir kızı okul kapısında gördüğün zaman Nur Serter’i, Canan Arıtman’ı beklemeyeceksin. Eline ne geçerse okulu savunacaksın, girmesine müsaade etmeyeceksin…” gibi.  
         Benim hakkaniyet eşiğim belli: Bugün okula başörtüsüyle giremeyen o kız yirmi sene sonra Tıp Fakültesine dekan olunca başörtüsü sorunu çözülmüştür.
         İnanmayıp gülen Laik arkadaşım; Tandoğan’da, Gündoğdu’da da güldüğünü unutma…

15 Ekim 2010  00:34:33 - Okuma: (986)  Yazdır




İstatistik