Yazı

Tengiz ve Tengri
Tengiz ve Tengri 

Asil S. Tunçer

İnsanoğlunun denizle ilişkisini şüphesiz içinde olduğu coğrafyası yani dünya üzerinde bulunduğu konumu belirliyordu.

Asurlular şişirilmiş hayvan derilerine saz ve kamış geçirerek Mısırlılar da hayvan derilerini sırıklara bağlayarak, Yunanlılar ise Fenikelilerden öğrendikleri sedir ağaçlarını oyarak ve ağaç parçalarını birbirine tutturarak kayıklar icat etiler.
 
Zira denizle ilgili başlangıç kabul edilen bilgi ve mitosların yine deniz kıyıları bulunan milletlerden yani deniz insanlarından gelmesi çok doğaldır. Türkler, Orta Asya orijinli bir halk olarak denizcilikle asıl tanışmaları 11.yy.dan sonraki döneme denk gelmiş gibi görünse de denize benzer veya o bölgeye göre deniz kabul edilebilecek büyüklükte su birikintileri olan göllerle tanışmış olmaları, onları su dolayısıyla deniz kültüründen pek uzak tutmamıştır.
 
Türklerin az bilinen tarihi Orta Asya steplerinde, Sibirya Ormanları’nda ve Himalayalar'ın yukarı topraklarında ve Hazar Denizi’nin etrafında şekillenmiş ve de batı ve kuzeybatı Asya üzerine yapılan göçlerle devam etmiştir.
 
Eski coğrafyada avcılık, Tayga ormanlarındaki ren geyiği ve dolayısıyla geyik mit ve kültürünü doğururken, at üstünde süren yaşam eyer ve üzengiyi icat ettirdi. Konar-göçer yaşam da hayvan yetiştiriciliğini, evcilleştirmeyi bilinçlendirirken denizle ilgili bilgi ve kültür daha çok mit ve söylencelerle sınırlı veya en fazla kışın donan göller ve Kuzey Buz Denizi ile nadiren de olsa buluşmalardan öteye gidememiştir. 
 
Kaşgarlı Mahmut’un Divanı Lügait-i Türk’te ‘tengiz’ yani ‘deniz’ kelimesine, ayrıca büyük karaların ortasında yer almasından dolayı deniz sayılan büyük göllerden Aral, Balkaş ve Hazar’dan dolayı ‘Köl’ yani ‘göl’ sözcüğüne rastlıyoruz.
 
Bugün bile nasıl Hazar’a deniz denilmekteyse, Doğu Anadolu’da hala çoğu yerde Van Gölü’ne de deniz denilmektedir. Çünkü halkın ağzında göl daha sınırlı, sonu görünen bir su parçasını tanımlarken deniz sonu gözükmeyen ve sınırsız kabul edilen büyük sular içindir. Öte yandan insanoğlu göl ve deniz sözcüklerini eskiden çoğunlukla büyüklük ve ebat için ayırırken günümüzde bu teknolojinin de gelişimine bağlı olarak daha çok tuzlu ve tatlı su olmasıyla ilintilidir. 
 
Altay Türklerine göre dünya denizle kaplıydı ve üstünde yaşam bulan toprak yani kara vardı. Toprak yaşam bulunan ve karın doyurulan yer olmasıyla bir kutsaliyet, denizler de tıpkı gökyüzü gibi ucu bucağı olmayan büyüklük ifade etmesi yönüyle bir ilahiyat kazanmaktaydı. Zaten tengiz (deniz) ve tengri (tanrı) sözcükleri aynı kökten gelir ki her ikisi de büyük güç ve sonsuzluk anlamlarını taşır.
 
Lakin su da aynı toprak gibi kullanılan, ihtiyaç gideren ve ulaşılan bir nesne olması itibariyle tek ulaşılmaz ve yegâne sonsuzluk olan gökyüzünü yeknesak yapar ve onu tanrılaştırır. Bu güneş kültü ve dolayısıyla çölde gece yolunu bulmak için en ihtiyaç duyulan elzem ışık kaynağı olan gücü, ay ışığını ve sonrasında yıldızları kutsal yapar; ay kutsaliyeti İslamiyet’te el-ilah yani yaradan olur. 
 
Göktürklere göre denizler dünyanın iki parçasını birleştiriyor veya başka bir deyişle ayırıyordu. Güney Sibirya mitinde mesela tüm ulu hakanlar denizde, deniz kenarında yaşamaktaydılar. Hun söylencelerindeyse bir ren geyiği avcısı denizleri aşar, öte topraklara giderdi. Han sözlü edebiyatında dişi kurt denizleri aşarak gelir. Belki de burada sözü edilen deniz, o coğrafyadaki bir gölü veya gölleri ifade etmekteydi; ya da sonsuzluğu ve bilinmezliği geçmek ezoterizmine ait bir insiyeydi.
 
Bu olgular şüphesiz Türkleri uzak diyarlara, göllerin yani denizlerin arkasına sürüklemiş, dünyada o zaman için nerdeyse kıtalararası ilk büyük göçü ve keşfi tetiklemişti. Daha açık bir ifadeyle Orta Asya coğrafyası Türkleri fetihçi yapmıştı. Bu anlamda batıdaki büyük göl yani Hazar Denizi, arkasındaki daha da büyük göl olan Karadeniz ilk hedef noktaydı. İşte bu nedenle olmalıdır ki ilk Türk akınları Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, ardına gerçekleşmişti. Sonrakiler ise güneyine ve yine Hazar’ın ardına doğru.  
 
Mesafeler de deniz ve kara toplumlarını birbirinden uzaklaştırmış daha doğrusu farklılaştırmıştı. Deniz ki insan yaşamını ve toplulukların kültürlerini ve dolayısıyla toplumsal birçok olgu, olay ve gelişimi derinden etkilemekteydi. Öyle ki bunun sonucunu bugün bile uzak diyarların keşfi ile sömürgeleştirilmesine, sanayi devrimiyle sanayi ve köleci toplumların oluşmasına, hatta savaşlara, sınırlara değin uzanan bir dizi tarihi vakıaya sebep olmuştu.
 
Bugün Orta Avrupa’dan deniz ulaşmak ile Batı ve Güney Avrupa’dan denize ulaşmak için harcanılan zaman ve kat edilen mesafe yarı yarıyadır. Bu hal bugün ülkemizin doğusuyla batısını aynı oranda ve benzer biçimde şekillendirmiştir. Nasıl Adanalı, Mersinli ve Antalyalı kar gibi karasal iklim etkilerine uzaksa bir Hakkârili ve Şırnaklı da daha düne kadar balığa ve portakala uzaktı; en fazla ya birinden duyuyor ya da hayal ediyordu. 
 
Anadolu, doğusunda Pers ve daha da doğuda Hindu ve nihayetinde ne doğuda Çin’e kadar uzanan bir Hint Okyanusu kültürü almış toplumlar ile güney ve batısında Fenikelilerden başlayan, Mısırlılarla süren ve Yunanlılarla biten bir Akdeniz çanağı kültürünü özümsüyordu. Anadolu, üzerinde yaşadığı bu insanlarını kendi aralarında ve yine kendine öz kapalı kültürlerle yoğura pişire şekillendiriyordu. Çinlilerin yaptığı duvar yüzünden olsa Çin Denizi’ne varamayan Türkler engin deryalara ulaşma sevdalarına ancak batıya yürüyerek gerçekleştirdiler. Fakat bu onları yaklaşık bir yüzyıl oyaladı.
 
Buralara sahiplenen Anadolu’nun siyasi erk anlamında ilk Türk devleti Selçuklular Alaettin Keykubat zamanında Alaiye’yi zapt ederek gerçek anlamda denizle tanışmış, deniz gücüne sahip olmuşlardı. Bu daha sonra batıya uzanan akınlarla, 1081’de Çaka Bey zamanında İzmir’in ve devamında çevresinin zaptıyla sürmüştü. İlk donanmasına bu büyük komutan zamanında kavuşan Türklerin karada olduğu gibi denizde de söz sahibi oldukları en güçlü dönem Umur Bey’in ardından Barbaros’la Kanuni Döneminde 1538’de gerçekleşecektir. Bu süreç için 457 yıl gerekecektir.
 
Tarihte Anadolu’yu bütünüyle iskân edenler ilk Türkler olmuşlardır. Daha önceki toplumlar ancak bir kısmını kontrol edebilmiş ama hiçbir zaman tamamına muvaffak olamamışlardır. Romalılar tüm Anadolu’ya egemen olmuş gibi görünseler de merkezi olarak buralarda aslen bulunmadıklarından; daha doğrusu Anadolu’yu uzaktan kumandayla idare ettiklerinden bu coğrafyaya gerektiği gibi sahiden ve fiilen sahiplenememişlerdir. Türklerle beraber bu coğrafyada daha hümanist bir yönetim sergilenmiş olmakla beraber ırkçı olmayan ve asimilasyon politikasına dayanmayan bir halklar iradesi uygulana gelmiştir.
 
Anadolu’daki çoğu Hint-Avrupalı toplulukların yaratmış oldukları sanat ve mimariye saygıyla yaklaşıp, benimseyerek kendi yanında getirdikleri sanat ve mimariyi de katarak karma bir Anadolu Türk İslam mimarisi yaratan Türkler, özellikle çadır geleneğinden gelen Türbe, çini, maden ve ağaç işçiliği, minyatür ve kökeni ta ki İskitlere kadar uzanan eğri yontu sanatını Anadolu’ya kazandırmışlardır. Hanlar, medreseler ve camiler taç kapı, hacimli iç mekân ve abartılı detaylar Haçlılar yoluyla Avrupa’ya taşınmış, bilhassa Kuzey Avrupa’daki gotik tarzdaki kilise yapılarını etkilemiştir.
 
Eyeri ve üzengiyi Anadolu’ya taşıyan Türkler, kilim yaygısını geliştirip Anadolu’ya has motiflerle Anadolu Türk halıcılığı sanatını yaratmışlardır. Türk halıcılığı bu haliyle Azeri, Kazak ve Kürt halılarından Kapadokya ve Antalya haçlı motifleriyle Ege Bölgesi’ne has Meander motifiyle ve İç Anadolu ‘Eli belinde’ Sibel motifiyle Anadolu desenleri yönüyle ayrılır.    
 
Bir başka örnekte de dağınık hacimli Selçuklu yapılarının Osmanlılara gelindiğinde daha derli toplu iç mekânlara dönüştüğünü, çok kubbeden tek kubbeye, çatı ve ahşaptan yine kâgir kubbeye geçişlerin ve dönüşlerin yapıldığını gözlemleriz. Bilhassa Osmanlı üstün mimari anlayışını ortaya koyan saydığımız bu özellikler, bugün bile hayranlık uyandıran Türk mimarisinin benzersiz ürünleridir.
 
Türk üçgeni diye bilinen pandantif ve 8 ayaküstüne tek merkezli kubbeli cami inşası gibi devasa yapılarla imparatorluğun başkentini donatmışlar, Türk mimarisinde şaheserler yaratmışlardır.

11 Ekim 2010  00:15:41 - Okuma: (824)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik