Yazı

Yepyeni Anayasa ve Düşündürdükleri
Yepyeni Anayasa ve Düşündürdükleri 

Etem Kutsigil

1924,1961, 1982, Anayasaları….

Türkiye’ye geldiğim 1948 yılından bu yana emirlerine uyduğum Anayasalar ve bitmez tükenmez, değiştirilen maddeleri…
İktidara her gelenin aklında bir anayasa taslağı var gibi. Zamanı gelince de, eski Anayasayı veya içindeki işine gelmeyen maddelerini değiştiriyor.
Bir devletin temel nizamını, özelliklerini, kırmızı çizgilerini gösteren ve nâdiren değişen Anayasa veya maddeleri, yıllardan beri, gömlek değiştirir gibi değiştiriliyor.
Turgut Özal “Anayasayı bir kere de biz delsek ne olur.” dedi… Anayasa’lar delik deşik oldu.
İşin en acı yanı, değişen birçok maddelerin, yabancılara madencilik araştırmada-işletmede, “turistik tesis” ayağına,  orman varlığımızın tahribi pahasına,vs. vs. ayrıcalıklar verebilmek için olması.
Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi için yapılan referandumun reklam çöpleri kaldırılmadan, sinirlerimiz yatışmadan, her gece gördüğümüz kâbusların etkisi kaybolmadan yakın gelecekte “Yepyeni Anayasa”nın referandumu görünüyor.
Bre iktidar, bre Muhalefet, madem ki Anayasa’nın tamamını değiştireceksiniz, bunu bir defada yaparak, dünyanın zaman kaybı, dünyanın para kaybı, vatandaşlar arasında bunca kırılganlığın yaşatılması niye! İnsan düşünmeden edemiyor; Anayasa maddelerinin değiştirilmesi bahane, iktidar halk üzerindeki gücünü ölçmek için yaptı referandumu. Ha! Bir de ayağındaki prangalardan kurtulmak için…
Hazırlıklarınız yok idiyse, durduk yerde neden başlattınız bu maceraları.
Beyler, Efendiler, Ağalar; Ege’de, köylük yerlerde bir atasözü söylenir;
“Os.k.lu g…te çavdar ekmeği bahane”
İktidarıyla, muhalefetiyle, bürokratıyla, ordusuyla, polisiyle, özel sektörüyle şu iyice anlaşılmalı ki, “Yurdumuzda işlerin iyi gitmemesinin sebebi Anayasalar değil, onları gereği gibi uygulayamayıp, işleri yüzüne gözüne bulaştıranlarıdır.” %90’larla kabul edilen Anayasa bahane.
Her gelenin keyfine göre “kanun”, her işverenin menfaatine “yasa”, göre her cemaatin emrine göre “Anayasa” değiştireceksek, “vay” geldi başımıza!
Bir gün gelir ayranı kabarıp, halk aklını başına toplar ve ayağına doladığınız prangaları kopararak size öyle bir “demokratik” tekme atar ki, neye uğradığınızı bilemezsiniz. Aldanmayın şimdi sesini çıkarmadığına…
Zira ülkemiz ne satranç tahtasıdır, ne de dama masası. İnsanımız, üzerinden oyun stratejisi uygulayacağınız satranç taşı değildir. Siyaset zannettiğiniz bu entrikaların, bu ikiyüzlülüklerin, sonu gelsin artık. İktidarda kalabilmek için onu dilenci haline getirdiniz. Yeter artık!
Ve Anayasa değişecekse, bu dönemde değil, mutlaka ve mutlaka seçimden sonra oluşacak mecliste şekillensin. İktidarı, Muhalefeti, Ordusu, Türk’ü, Kürt’ü Çerkez’i, Boşnak’ı, Tatar’ı, Laz’ı, Lozan Mübadili, Bulgaristan göçmenini, Alevî’si-Sünnî’si, Sivil Toplulukların temsilcileri, hatta Tarikatların temsilcileri bir araya gelsinler, ünlü mozaik tamamlansın ve oluşacak yepyeni Anayasa’ya koymak istedikleri maddeleri açıkça söylesinler. Hepsinin anlaşacağı bu yeni metnimiz de yepyeni ANAYASAMIZ olsun.
Öyle kapalı kapılar arkasından hazırlanarak halka “Buyurun buradan yiyin” denmesin.
“Geniş katılımlı Anayasa” böyle yapılır. Var mısınız yok musunuz????? 
 
OKULLAR AÇILDI, PROBLEMLER BAŞLADI
 
2010-2011 ders yılı hayırlısıyla başladı.
Referandum dolayısıyla, on yılı aşkın bir süredir içine giremediğim Selçuk Lisesine girdim. Burada geçen eski günlerim film şeridi gibi geçti gözlerimden. İçimden bir ses, “Hiç olmazsa ayda bir gün sınıfa girip ders vermek için izin iste.” diye tekrarlandı durdu.
 
Öğrenci Velisi olan anne-baba kardeşlerime;
Duygu ve isteklerimi anlattığım bazı arkadaşlar –ki ne yazık ki, aralarında öğretmenler de var.-
Hocam öğrenciler çok değişti. Eski öğrenciler neredeeee!” dediler. Ve gerekse ders içinde, gerekse okul dahilinde ve hele okul dışında tenha yerlerde, hele hele hele “Yedi Uyuyanlar” patikasıyla Huzurevi civarında, gözlerden uzak parklarda olanları anlattılar… Şok geçirdim.
Anneler, babalar, amcalar, dayılar, bu gençler bizim çocuklarımızdır, ailelerinizin, ülkemizin geleceğidir. Onları başıboş, zamanımızın ve çevrenin kötü koşullarına karşı onları savunmasız bırakmak ayıptır, günahtır. Onlar, beş dakikalık zevkinizin ürünü değiller, onlar, namusumuzdur, şerefinizdir. Başımızı kuma gömüp, bunları görmemezlikten gelemeyiz.
Hepsi gençtir, bazen size karşı gelebilirler. Aman serinkanlı olun. Sertliğe, sertlikle karşılık vermek, işi çığırından çıkarır. Onlarla konuşun. Karşı olduğunuz davranışlarının sebebini sorun. Her şeyden önce bir DOST-ARKADAŞ olduğunuza inandırın onları. Sakin sakin konuşun. Dertlerinin ortağı olun.
Ve en önemlisi evinizin erkeği, hanımı olunuz. Ders yılı içinde ev gezmelerini, kahve – lokal gezmelerini seyreltin. Akşamlarınızı evinizde aile içinde sohbet ederek, kitap-gazete okuyarak değerlendirin. Onlarla aynı ortamı paylaşın. Derslerini sorun, okullarında o gün olanlardan bahsedin. Çocuklarınız akşamları sizin evde olduğunuzu gördükçe eve bağlanırlar. Ve unutmayınız ki, ekonomik veya sosyal sıkıntılarımızın ruhsal tedavi yeri ne meyhane, ne kahvehane ne de başka hanelerdir. Hastahane de dahil!
Her sıkıntının panzehiri “evinizdir-yuvanızdır”!
 
Öğretmen meslektaşlarıma
“Allah bu yıl da sizlere kolaylık versin” diyerek başlayayım söze…
Biliyorsunuzdur… Ben de gazetelerden öğrendim; Milli Eğitim bakanı Hanım “Öğrencilerin daha kolay sınıf geçmelerini sağlayacak önlemler alınacak.” diye buyurmuş.
Yalnız İlkokulun zorunlu olduğu yıllarda köy yerlerinde ilkokul mezunu olup, okuma yazma-yı unutmuş kadınlı erkekli insanlar tanımıştım. Traji-komik bir olaydı benim için; 12 Eylül 1980’den sonraki “okuma seferberliği”nde, bana İlkokul Diplomasını gösteren bir kişi, uzattığım kitaptan bir satırı ıkına sıkına beş dakikada sökebildi. Fakat ne yazdığını bana söyleyemedi.
Kendi kendime düşünüyorum; Ders kitaplarının boşaltıldığı, konuların yavanlaştırıldığı, kitap kalitesinin, bedava dağıtıldığından mıdır nedir, alabildiğine düştüğü ve en önemlisi okul içi ve okul dışı disiplinin, yok olmaya doğru gittiği, “insan hakları-çocuk hakları” diye diye acayip bir kuşağın yetiştirildiği, suç işlemekte kendisini özgür gören, öğretmeni tarafından cezalandırıldığında soluğu savcılıkta alan, ne öğretmenlerine ne de ailesine karşı saygısı olmayan bir kuşağın bu davranışlarından  isteseniz de, istemeseniz de sorumlu tutuluyorsunuz.
Çünkü önce ÖĞRETMENSİNİZ VE BU KUŞAĞIN ÖĞRETMENLERİSİNİZ.
İşiniz çok zor.
Ve bir rica
Bilirsiniz teknolojik kurnazlığımız milli özelliklerimizdendir. Bu yüzden Bilgisayara kolanca alıştık. Google gerçekten bir harika! Ne ararsan var… Öğrenciler de verdiğiniz ödevleri artık kitaplardan değil, İnternetten hazırlıyorlar. Ne var ki, araştırmak ve çeşitli kaynaklardan faydalanmak başkadır, İnternete rastladığı ilk bilgiyi kâğıda kopyalamak (taramak) başka!.
Buna çare bulmak mümkün değil. Fakat siz de bilirsiniz ki, bir defa yazmak, 3-4 defa okumaya bedeldir. Bu yüzden sizden ricam, internetten indirdiği yazıyı, bilgisayar çıkışlı olarak kabul etmeyin. Zira bir süre sonra öğrenciler elle yazı yazmayı unutacaklar. Zaten bilgisayar dili diye ortaya çıkan dil, güzel Türkçemizin canına okuyor. Sizler bari göz göre göre izin vermeyin. Söylediğim zor bir şey değil!
Ev ve dönem ödevlerinizi, öğrencilerin el yazısıyla yazılmış olarak kabul ediniz.
Bilen ve bilmeyen öğrenciyi, -baştan kokmuş balığın emriyle- geçirin ki, hepinize % 100 BAŞARILI NİCE YILLAR (!) dileyebilelim.

Böylece Milli Eğitimimizi yönlendiren Bakanlıktaki yabancı uzmanların keyfi tamam olsun, yürekleri yağ bağlasın.



4 Ekim 2010  08:49:52 - Okuma: (508)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik