Yazı

Kaçak Kazılar ve Müzeler – II -
Kaçak Kazılar ve Müzeler – II - 

Asil S. Tunçer

Anadolu kadar iştah açıcı ve göz kamaştırıcı maddi birikim, insanlarımızın bulma ve keşfetme içgüdüsüyle de birleşince Türkiye’yi dünyanın en önde gelen hazinelerinden biri yapmış, dolayısıyla gömücü ve defineci cenneti haline getirmiştir.

Kazıcı ve hafriyatçılar ülkemize akın etmekte, kendilerine yerli işbirlikçileri bulmakta, son iki yüzyıldır Anadolu antikitesi yağmalanmaktadır. Öyle ki ülkemizden kaçırılan eser zenginliğinden dış ülkelerde yöre ve örene has özel müzeler (Berlin Pergamon Müzesi gibi) kurulmakta, her yıl çektiği sayısız ziyaretçiyle söz konusu müzelerin kasalarına milyarlarca para akmaktadır.
Her geçen gün yeni müze inşa edilmesine ve bitirilmesine rağmen ama bir türlü açılamamasına binaen müzecilik konusunda hala 3.dünyalığı aşamadığımızı söylemeliyiz. Bugün Kültür ve Turizm Bakanlığı denetiminde yaklaşık 190 müze bulunmaktadır. Kurum ve vakıf fonuyla kurulmuş 90 kadar özel müze de bakanlık denetiminde ama masrafları kurucular tarafından karşılanmaktadır. Bunun yanında belediye ve meclis tasarrufundaki saraylar ile birlikte müze sayısı tahminen 250 civarındadır. 
Sayıca çok gibi görünse de bu sayı yetersizdir. En başta Türkiye’nin bir ulusal müzesi yoktur. Öte yandan İzmir gibi yaklaşık 3,5 yıl Yunan işgali yaşamış bir ilin Kurtuluş Savaşı Müzesi yoktur. Yine çok uluslu ve kültürlü Levanten şehri İzmir’in, İstanbul’un doğru dürüst bir Levanten Müzesi yoktur.
İstanbul’un işgal yıllarını anlatan İşgal Müzesi, Ankara’nın cumhuriyet öncesi ve sonrasını anlatan Cumhuriyet Müzesi, üç tarafı denizle çevrili ülkemizde Deniz Ürünleri Müzesi, El Sanatları ve hatta Halı Müzesi (Sultanahmet’teki hariç ki hep kapalı), Deri ve Parşömen Müzesi, İpek ve İpekçilik Müzesi, Mermer Müzesi, Takı Müzesi, Gemi Müzesi vs vs vs… İnanın, neredeyse her şeyin müzesini yapacak kadar zengin bir kültüre sahibiz. Biz çok büyük bir kültürel birikimin çocukları, böylesi bir uygarlığı yaratan bir neslin torunlarıyız. 
Biz bunları sayıyoruz ama daha olanları da açamamışız o da ayrı bir kangren konu. Eskişehir Müzesi yıllardır kapalı. Yöreye özgün ve bölgeye has birçok farlı eserin olduğu bu müzemiz hala tamirat ve yenileme geçiriyor. Mesela hatırlıyorum çok güzel bir pegasusu; hala ordadır inşallah. Milet Müzesi bitti ama geçen yıldan beri açılamıyor. Efes Müzesi küçücük bir binaya sıkıştı kaldı. Vitrinler yıllar öncesinden kalma. Spotlar yanmıyır; sergilenen eseri görebilmek için camekanlara abanıyorsunuz. Salonun ortasını aydınlatan tavan lambaları yansıyor camlara ama vitrin içinde spot yok; varsa da yanmıyor. Yine çoğu müzemiz gibi yüzlerce eser depolarda bekletiliyor. Dolmabahçe’yle ilgili hatırlayın, geçtiğimiz yıllarda basına da yansıyan haberleri. Daha birçok benzer örnek...  
Ülkemizde şuan en çok ziyaret edilen müzeler Topkapı ve Ayasofya. Bu bazen yer değiştirse de iki müze ziyaretçi sayısının çokluğu yönüyle başı çekiyor. Daha sonra tahmin edebileceğiniz gibi Efes Ören Yeri ve Pamukkale-Hierapolis. Hierapolis ile Pamukkale’yi bir saymak lazım çünkü bu yeri Hierapolis ören yeri Pamukkale, Pamukkale kadar da Hierapolis öreni olarak ele almak lazım. Sırf Roma mezarlığını görmek isteyen ile Aziz Philip Şehitliği’ni görmek isteyen veya yalnızca ilgi alanına Pamukkale’nin doğal güzelliği giren yani pamuk beyazını görmeye gelen ziyaretçiyi beraber sayıyorum çünkü bunu ayırmaya imkân yok.  
Sorun: kaçak kazılar; durum: önlenemiyor; neden? Eee şu, bu… Sevgili okurlarım hastalığı tam tanımlayıp teşhisi doğru koymak zorundayız ve de reçeteyi ona göre vermek. Yazının başından beri saydıklarımıza ilave etmemiz gereken diğer başlıkları da sıralayalım ve sonuca gelelim: ülkenin tarihi zenginliğine sahiplenmenin, kültürel varlıkları korumaya almanın, turizm gelirlerini arttırmanın yolu müze yapmak ve müzeciliği geliştirmek yoluyla aynı doğrultudadır. Müze yapıp içini doldurmanın yoluysa bilimsel kazıları arttırmanın yolunu açmakla mümkündür. Ne kadar yasal kazı çoksa o kadar yasadışı yani kaçak kazı azdır. Ne kadar bilimsel kazı yapmazsanız ve koruma kazılarını arttırmazsanız o kadar kaçak kazı sayısı artar, defineciler ortalıkta cirit atar. Bu iki unsur görüldüğü gibi ters orantılıdır ve birbirinin yerini alır; doldurur.
Bugün hala eskilerde olduğu gibi Eski Eserler Müdürlüğü dolayısıyla bir yerin lokal müzesi orada bir kaçak kazı duyarsa hemen müdahale ediyor. Yani önce kazıyı kaçak kazıcılar ve hafriyatçılar yapıyor. Sonra bizimkiler “yapma yahu, tüh tüh…” deyip olay yerine varıyorlar. Bu, son yüzyıldır öyleydi, bugün de böyle ve bu gidişle bir yüzyıl daha böyle süreceğe benziyor. İlk adımı atan, ilk bulguyu yapan ve aslan parçasını kapan devlet değil tam tersine talancı oluyor. Yani defineci, arkeologdan daha hızlı ve daha çok çalışıyor. Şimdi hırsızın polisten daha atik ve daha pratik olduğu bir memleketi hayal edin. Sizce nasıl olur? Bu iş de ne yazık ki buna benziyor.
Yarısı çalınmış bir mozaik parçası, kafası koparılmış bir heykel ve kapağı parçalanmış bir lahit kadar yüreğimi burkan çok az şey vardır. Bugün ülkenin az çok hemen her dağında, bağında, taşında ve toprağında kaçak kazı ve define avı mevcut. Karakuş Tümülüsü’nde, Lystra’da, Colossae’de, Gerga’da, Euromos’ta ve Alinda’da… Geceleri bilhassa kazıcılar kazma-kürek ellerinde vızıl vızıl çalıştıkları, boş durmadıkları açılan çukurlar, yakılan ateşler ve izmaritlerden, atıklardan belli. Bunlar benim gördüklerim ve tespit edebildiklerimden bazıları. Kim bilir daha neler var? Devletin kazı yapmaması, defineciye adeta “gel birader sen kazı yap” demesi gibi bir şey. Buna halk arasında “ben yemedim, gel sen ye” demiyor muyuz? Çok üzücü ve vahim bir durum!
Her müzeye, örene bekçi yetiştiremeyen devlet, kazı yapılacak yeni yerlere ise hiç yetişememekte. Kazıların müzelerden alınıp üniversitelere verilmesi olumlu bir gelişmedir ama müzelere sadece belediye yol ve metro sondajlarında ortaya çıkan arkeolojik bulguları denetçi ve inşaat ile temel kazı hafriyatlarında kontrolörlük veya getirilen bir esere eksperlik değil, müzeciliğin geliştirilmesi ve eğitilmesi konularında da görevler verilmeli, eğitim çalışmalara dâhil edilmelidir. İlkokullardan itibaren çocuklarımıza daha çok Hitit, daha fazla İlyada ve çokça İskender ve de bolca Roma okutmalı, ülkemizdeki tarihi yer ve müzeleri öğretmeliyiz. Unutmamalıyız: biz bu coğrafyada 1071’den önce de vardık.   
Bana göre her il ve ilçede gerekirse beldede eski eser koruma müdürlükleri kurmak ve buralara ormancı ve kır bekçisi gibi dağ taş gezebilecek, ören jandarması niteliğinde meslekten görevliler atamak zorundayız. Tarihi yer ve örenler ile henüz kazı yapılmamış yerlerde büyük bir sahipsizlik, başıboşluk ve biraz da vurdumduymazlık, anlamsız çaresizlik vardır. Misal; eğer jandarma kırsalı boş bırakırsa nasıl eşkıya yerleşir, bu da öyle. Şayet bir şehri polis denetlemezse o şehir hırsıza, uğursuza nasıl teslim olur, aynı.
Doğru değil mi? Böyle yapılırsa asayişin yerinde asayişsizlik olmaz mı? Sen boş bırakırsan yerini başkası doldurmaz mı?
Doldurur değil mi?


27 Eylül 2010  13:20:39 - Okuma: (777)  Yazdır




İstatistik