Yazı

Türkiye’nin Nüfus ve Eğitim Sorunu
Türkiye’nin Nüfus ve Eğitim Sorunu 

Asil S. Tunçer

Turumuza katılan tüm turistlere ülkemizle ilgili bilgiler verirken olumsuz gelişmeler değil daha çok övünç kaynağı teşkil edecek bilgiler sıralarız.

Mesela ‘bizde nüfus orantısız ve abartılı artar’ demek yerine, “hızla çoğalan bir toplumuz” deriz. ‘Maalesef ülkemizin okul ve hastane sayısı yetersizdir…’ demek yerine “her yıl yapılan yeni yatırımlarla ihtiyaçlar karşılanmaya çalışılıyor…” gibisinden tanımlamalar yaparız. Zor durumda kalacağımız sorulara gelince de, yuvarlak sözlerle geçiştiririz… Bu ülkenin bir ferdi ve rehberi olarak yabancıya Türkiye’mizi en güzel sözcüklerle anlatmak, asla ve asla kötülememek ve ne olursa olsun dert yanmamak en başta gelen ilkemizdir. Na’palım? Biz bu memleketin yabancısı değil tam aksine sevdalısı ve bu yüzden de bazen yalancısıyız.
 
Şimdi biz bizeyiz. Meseleleri milletçe hepimiz çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla ortak sorunlarımızı konuşmak ve çözüm aramak zorundayız. O halde sorunları masaya yatırıp, eğri oturarak ve çuvaldızı kendimize batıraraközeleştiri yapma zamanı geldi. Mesela okuldan başlayalım; ne de olsa eğitim şart.Öyle değil mi? Örneğin son hatırladığım verilere göre, ülkemizde okul sayısı 67.000. (Bu rakamlar biraz olsun değişmiş olabilir ama söz konusu sorunlar ortadan kalkmış değil, malum!). Doğan çocuk sayısına göre bu rakam yetersiz, bunu herkes biliyor. Eğitim-Sen’e göre öğretmen açığı ise 200.000. Bu rakamlar Doğu ve Güneydoğu’da daha korkunç. Bayburt’ta, Ağrı’da, Van’da, Mardin’de, Şanlıurfa’da ve Diyarbakır’da… Sokakları dolduran, turistlerden para isteyen, üstü başı dağınık ve ayağı çıplak onlarca çocuk.
 
Kızıltepe’nin nüfusunu söylersem bana inanmazsınız, burada bu kadar insan yaşıyor mu diye? Evet, yaşıyor. Kızıltepe bir Aydın nüfusuna sahip çünkü Batı’ya göre ortalama ev başına iki kat nüfus barındırıyor. Benim iki çocuğum var. İkincisini yapalım mı yapmayalım mı bayağı düşünmüş hatta hanımla ufaktan tartışmıştık bile. İki çocuğa bakabilir miyiz, iyi bir gelecek sağlayabilir miyiz diye… Doğu ve Güneydoğu’da iki çocuk, hiçbir şey. Çocuksuz gibi bir şey. Adama “kısır” derler, deyim yerindeyse… Kültür öyle. Kan davası ve soy sop devam ettirme ve de çoğalma. İnançlar, gelenekler, tabular ve yüzyılların feodal yaşam biçimi; ağaya ırgat ve maraba temini, başlık parası v.s. Saymaya gerek yok; bunları hepimiz biliyoruz. 
 
Şimdiye kadar sorun bizi ilgilendiriyordu ama şimdi İngiltere’yi, Amerika’yı ve de İsrail’i ilgilendiriyor. (Sözde) Kürt Sorunu, asıl adıyla Şark Meselesi İngiltere’nin tezgâhıdır. Bölgedeki süper güç ABD ve ‘vaat edilmiş topraklar’ siyasetiyle de İsrail’in. Bugün Yahudi-Kürt orijinli Kuzey Irak oluşumu, Türkiye’nin Güneydoğusu ve hatta uzun dönemde Doğusuyla birleştirilmek isteniyor. Osmanlı’nın buradaki coğrafyası başından beridir Britanya İmparatorluğu’na hançer gibi batıyordu. Bugün de biz mirasçıları batıyoruz bu söz konusu devletlere…
 
Ermeni, Rum diye diye bugünlere geldik. Şimdi de Kürt çıktı. 1915 olayları ve 100.yıldönümü ile bir milat ve de Sevr’in rövanşı, Lozan’ın intikamı. 2015 çok olaylara gebe. Süreç işliyor; her şey istedikleri gibi ve planlandığı gibi yürüyor. İnşallah oyunlarını bozacak ve planlarını başlarına çalacağız. Şimdi ne zamandan beridir yapmak zorunda olup da bir türlü beceremediğimiz, bugünlere sürüklenmeyi engelleyemediğimiz çok önemli ve gerekli bir politikayı, daha doğrusu uygulamayı tekrar hatırlatmak istiyorum. Aslında haykırmak istiyorum, duysunlar artık diye: Daha önceki birkaç yazımda da bahsettiğim gibi, bu ülkeye ivedilikle nüfus planlaması şart. Hatta geç bile kalındı… Bu en önemli mesele hiç dile getirilmiyor. Bilmiyorum ama sanırım siyasiler bu hususu tabulaştırmışlar ki kimse ağzına bile almıyor.
 
Zira orantısız artan nüfus beraberinde eğitim, sağlık, yatırım, ekonomik ve diğer sorunları getirirken bizim gibi gelişmekte olan ve hassas bir coğrafyada yaşayan insanları bu sefer bir başka sorunu yani en önemlisi olanı anarşiyi ve terörü getiriyor. Bir ülkenin önce güvenliği, sonra adaleti, daha sonra sağlığı ve en sonda eğitimi birbirini kovalayan 4 temel unsur sağlandıktan sonra diğer faktörlere geçilir. Bakalım şimdi: güvenliğimiz tam mı? Hayır, çünkü ülkede son 30 yıldır adı konmamış bir savaş, terör var. Adalet var mı? Hayır, çünkü terör suçu bile yeterince ceza görmüyor, af-uf derken ölen öldüğüyle kalıyor. Sağlık var mı? Hayır, bunu haftaya ele alalım isterseniz. Son olarak eğitim ne durumda? Ehh hepimizce çok iyi bilindiği gibi ortalık ya işsiz üniversiteli kaynıyor ya da eğitilip öğretildiği halde bir şey bilmeyenle…
  
Gelelim hepsini yani hemen tüm sorunları kendi kaynağında besleyen en önemli meseleye: Plansız ve oransız çoğalmaya… Oysa çocuk yapmak dünyanın en kolay işi ama ya bakmak, büyütmek, eğitmek, yetiştirmek ve topluma kazandırmak? Nusaybinli bir işsizle konuşuyorum. Bildik sokak mitinglerine katıldığını öğrendikten sonra soruyorum; “Neden, buradaki insanlar (malum) partinin mitinglerinde ülke aleyhtarı (terör örgütü lehine) gösterilere katılıyorlar ve slogan atıyorlar?” diye… -“İş yok, açız. Parti bizi toplayıp mitinge götürüyor, para veriyor ve biz de ne derlerse onu yapıyor, nasıl isterlerse öyle bağırıyoruz” diyor.
 
Kimsenin terörle bir anılmaktan hoşnut olmadığını ama bölgedeki zor yaşam koşullarının ve tetikleyici unsurların teröre alt yapı hazırladığını söylüyor. Sonra da benden iş istiyor, yardım bekliyor. Biraz daha konuşunca da boğazı düğümleniyor ve beni köyüne götürüyor; duvarları kurşun izleriyle dolu boş okul ve sağlık ocağını gösteriyor. Sokak başlarındaki kaydırmalar üstünde oturmuş delikanlıları kastederek, -“Hocam, bunların hiçbirisinin cebinde sigara parası bile yok” diyor ve ekliyor: “-Her evde en az 7–8 hatta 9 nüfus var ama çalışan, eve ekmek getiren en fazla ya 2 ya da 3 kişi. Onlar da ekseri asgari ücretli veya altı”. 
 
Ergani’de yol sormak için Türkçe konuşabileceğim tek kişiyi bulabileceğim yer olan bir ilkokula vardığımda, hem müdür, hem başöğretmen hem hizmetli olduğunu öğrendiğim hoca hanımla (evet, burada tek sınıflı bir ilkokulda görev yapan tek öğretmen olan İzmirli bir hanımla) konuşurken gördüklerimi hala unutamıyorum. İmparatorluk zamanından beridir bir şekilde devletin asırlardır buraları ihmali, yöre insanının kaderi olmuş.  Hükümetlerin kötü politikaları ve oy avcılığı burada yaşayan halkın alınyazısı olmuş. Mesele dağa çıkanı af yoluyla indirmek değil, daha dağa çıkmadan hatta anasının karnından çıkmadan önlem almak, sorunları bertaraf etmek, hazırlayıcı koşulları değiştirip, düzeltmek. Yıllardır Türkiye’nin demografik oranı ve dağılımı çok çarpık biçimde değişiyor, dengesizleşiyor. Özellikle hassas olan bu bölgede… Bundan yararlanmak isteyen çok olacaktır. Ellerine hazır koz verilmiştir. 
 
Türkiye’de doğum oranının doğu ve güneydoğu illerinde çok yukarılarda olduğunu herkes biliyor ve nüfusun Kürt/Türk oranı sürekli arttığından bu hem o bölgelere olan yatırımları yetersiz kılıyor, hem de eğitim ve işsizlik gibi diğer alanlarda sorunları beraberinde getiriyor. Bu olumsuz gelişmenin ileride daha başka sorunları doğuracağı son günlerdeki gündemde yer alan terör ve (sözde) Kürt Sorunu başlıklarında görüldüğü gibi açıktır. Doğu’ya ve Güneydoğu’ya çok acil doğum kontrol, doğanlara eğitim ve ardından yatırım yoluyla iş lazım. Güneydoğu’da daha bazı yollar ve yerleşimler haritalarımızda mevcut değil. İster inanın, ister inanmayın! 79 ili ve onca ilçeyi gezmiş biri olarak bizzat kendim şahidim… İhmal, ihmal ve yine ihmal.
 
Sen boşluğu doldurmazsan başkası gelir doldurur. Sen çözmezsen çözecek birisi aranır ve her zaman emperyalizmin “önce dövüştür ve sonra gel, hakemlik yap barıştır, başlarında da dur” siyaseti gereğince birileri çözüm sunmaya, reçete önermeye başlar. Türkiye 50 yıldır kötü yönetiliyor. Yanlış politikaların sahipleri işbaşından giderler ama sorunları yanlarında götürmezler, arkalarında bırakırlar. Kendilerine hiçbir zaman hesap sorulmaz. Hesabı hep millet öder. Burada yaşayan bizler bu coğrafyanın çok önemli ve tek biz Türklere bırakılmayacak kadar değerli olduğunu unutmamamız lazımdır. Topraklarımızda her zaman hâkim veya söz sahibi olmaya çalışan güçler olacaktır. Dış odaklı federatif (sözde) çözümler karne olarak beceriksiz ve basiretsiz hükümetlere sunulur ve onlarda bunları uygular, böylece emperyalizmin kucağına oturulur. Ve bir zaman gelir, Sevr hortlar, kolonyal özerklikler, federasyonlar konuşulur. Türkiye’nin bir bölümünü Kürdiye yaparlar; diğer bir bölümünü Büyük Ermenistan.
 
Çok acil nüfus planlaması ve köy-kent projesi… 50 yıl önce yapamadığımızı şimdi yapma zamanı. Her yatırımın ve her aktivitenin İstanbul’da yapılması yerine bu ülkenin doğusunda, güneydoğusunda da insanlar yaşıyor diye hatırlayıp, aynı sosyo-ekonomik ve kültürel yaşamı oralara da sokmak. Tv.ler ve magazinler bol bol İstanbul ve Bodrum endeksli haberleri ülkenin en ücra köşelerine kadar götürürken, gelenek ve kültürel zenginliğimizden neleri alıp götürüyor, hiç düşündük mü? Bunu izleyen bir Ardahanlı bir kendisine, bir sokağına bakıp sonra da demez mi? “-Biz yaşıyor muyuz yoksa yaşayan ölümüyüz?”. İstanbul ne kadar gelişmişse Ardahan o kadar gelişmemiş. Yani bir il ve bölge zenginleşirken yatırım olarak diğerinden yani gelişmemiş kabul ettiğimizden çalıyor. Sonra da İstanbul ve Ardahan çarpık örneği meydana geliyor. Bunun başka izahı yok. Diyeceksiniz, tek biz mi? Tabii ki hayır. Yalnız burası Türkiye. 
 
Parçalayıcı, ayrıştırıcı, açılımcı tüm politikalara, yasalara ve uygulamalara hayır. Oylarını doğu ve güneydoğudan garantileme yoluna gidip, AB ve ABD kaynaklı politikalara soyunan politikaların önünü tıkamak, doğacak her çocuk için artan oranda harç ve büyükşehirlerde yaşam bedeli olarak artı vergi. Yoksa tüm Doğu ve Güneydoğu önümüzdeki 50 yıl içinde İstanbul’da, Ankara’da ve İzmir’de. Ben de Ardahan’da yaşayan biri olsam ve her akşam İstanbul’u seyretsem inanın cebimdeki ilk parayla İstanbul’a otobüs bileti alırım. Sonra da “ulan! Şuna bak. Burası da Türkiye bizim oraları da Türkiye! Farka bak; resmen uçurum”, diye önce içimden bir zaman sonra da dışımdan söverim. Özellikle tüm yatırımları İstanbul’a yığmak ve her başa geçen padişahın İstanbul’a cami yaptırıp Anadolu’ya bir çivi çakmaması gibi benzeri hatalarının cumhuriyet Türkiye’sinde de yenilenmesi yerine eşit ve adaletli gelir, yatırım ve beraber kalkınma. Bizi Kurtuluş Savaşı’na hazırlayan o kötü süreci tekrar yaşamamak için akıllı olmak, rasyonel politikalar üretmek.
 
Ben neden 2 çocuğu kendime çok görüyorum da Doğu ve Güneydoğu’da 4 çocuk az sayılıyor? Türkiye sadece İstanbul değil. İstanbul tüm Türkiye hiç değil. Bu ülke 1 değil, tam 81 il. Bu arada ‘30 Ağustos Zafer Bayramı’nız Kutlu Olsun. Aslında adı bayram; adı var kendi yok… Yakında Cumhuriyet Bayramını da iki asker dört sivil çelenk koyarak kutlamaya başlarsak şaşmayın. Eski merasim fotoğraflarınızı atmayın, torunlara gösterirsiniz. İşte, böyle böyle bitiriliyor bir koskoca ülke, Türkiye…

30 Ağustos 2010  00:27:30 - Okuma: (775)  Yazdır




İstatistik