Yazı

Hey gidi Milli Görüş
Hey gidi Milli Görüş 

İbrahim Becer

Doksanlı yılların hangisiydi tam olarak bilmiyorum ama ay ve gün olarak çok iyi hatırlıyorum; tam olarak 31 Aralıktı.

İzmir gibi Laikliğin adamın gözüne sokula sokula yaşandığı bir yerde elbette ki bizlerde tavrımızı ortaya koyacaktık. Ve dahi koyuyorduk da; 31 Aralık karşı cenah için içkinin su gibi aktığı bir geceye delalet edebilirdi ama bizler için de “Mekke’nin fethi” anlamına geliyordu.
Eski Mahallemizden taşınalı bir hayli zaman geçtiği için bu kadim gelenek hala sürüyor mu bilmiyorum. Bugün durduğum noktadan bakınca bunun bir kompleks olduğunu daha iyi anlıyorum. O zamanın şartlarında elitist tabakaya karşı bir posta koymaydı yaptığımız, bunu bilincindeydik. Fakat zaman bütün taşları yerli yerine oturtuyor. Elitist dediğimiz kitlenin içinin boş, söylemlerinin yavan, kendisinin de aslında bir azınlık olduğunu görmemiz için iki binli yılları beklememiz gerekecekmiş.
Neyse, “camlar şikest olup, meyler dökülmeden, sakiler meclisten çekmeden ayağı” o güzel günlere gidelim yine.
Kırmızı zemin üzerine işlenmiş hilalli, başaklı bayrağımızı kaptığımız gibi etraftaki müstehzi ifadelere aldırmadan bize tahsis edilen Celal Atik Spor Salonunun yolunu tutardık. Ruh halimiz biraz Grup Yorum’dan aşırılmış “cesaret, cesaret daha fazla cesaret/ kurtuluş mutlaka ellerimizde” modunda olmasına rağmen, son tahlilde ilhamımızı veren yine de Üstadın ta kendisiydi:
Mehmedim sevinin başlar yüksekte/ ölsek de sevinin eve dönsek de/ sanma bu tekerlek kalır tümsekte/ yarın elbet bizim elbet bizimdir/ gün doğmuş gün batmış ebet bizimdir…” düsturu uyarınca “umutsuzluk” zinhar haramdı. Necip Fazılın, her mısrasında biz itilmişlere umut aşılayan bir motivatör, yol gösteren bir fener olduğu yıllardı o yıllar. Kimsenin oruç tutmadığı bir yerde inatla oruç mu tutuyorsun; gelsin o zoru kolay kılan dize: “dinde zorlama yoktur/ insan hürdür elbette/ ister dünyada pişer/ ister ahirette”.
Her romantik gibi işimiz şiirleydi. Bir gün İstanbul Belediyesi, Ankara Belediyesi gibi Belediyeleri almak düşüncesi biz yeni yetmelerin olduğu kadar, yetmiş yaşında iğreti direklere bayrak asmaya çalışan aksakallı Dedelerin de en büyük hayaliydi. Yahudiler için arz- mev’ud neyse bizler için de iktidar olabilmek oydu.
İktidar olmakla ilgiliydik daha ziyade; muktedir olabilmek işin teferruatıydı bize göre. Öyle olmadığını öğrenmek için yıllar sonrasının bir 28 Şubatını beklememiz gerekmiş onu da sonra öğrendik.
Uzun lafın kısası; Milli Görüş kırılan kolların yen içinde kaldığı, bir avuç romantik İslamcının umutlarıyla ayakta kalan, güven içinde sığınacağımız bir limandı bizler için. İktidar için hayallerimiz vardı ama gün gelip de kardeşlerimizin iftarını basıp, ortalığı kasıp kavuracağımız ve dahi kardeşlerimize zulmedeceğimiz hayallerimizin çok ötesinde olsa olsa kâbusumuz olurdu.
Ama neticede bu günleri de gördük. Oğuzhan Asiltürk’ün yüzüne sinen o gerginliği kendi suretlerine enjekte etmiş bir avuç adam bu rezilliği de bize yaşattılar. Sebep her ne olursa olsun bu mübarek günlerde, bu mübarek saatlerde, içeride Kur’an okunurken bir iftarı bastılar ve yıktılar perdeyi eylediler viran.
Demek ki bir doktrinden aşkı çekip alırsan geriye bir pespaye çukur kalıyormuş. O çukur ki, şahsi iktidarlarını, debdebelerinin saltanatını yaşatmak isteyenlerin mutlu yuvaları oluyormuş.
Takdir edersiniz ki bu konuda yazmak çok can yakıcı bir durum. Bu kapıdan her şey girerdi de “benlik davası” giremezdi. Çünkü “benlik davası” güdülecek bir yer değildi Milli Görüş. Yol haritamızı çizen Üstat bunu da söylemişti bize: “…eyvah, eyvah Sakaryam sana mı düştü bu yük/ bu dava hor, bu dava öksüz, bu dava büyük/ insandır sanıyordum mukaddes yüke hamal/ hamallık ki sonunda ne rütbe var ne de mal/ yalnız acı bir lokma zehirle pişmiş aştan/ ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan…”
Aldığım Milli Görüş terbiyesi mani oluyor daha fazla yazmama. Lakin yüzlerinden kinlerini okuduğum o genç arkadaşlarıma tavsiyem Necip Fazıl ve şiirleriyle haşır neşir olmaları, Sezai Karakoç’a bir göz atmaları, o bahtiyar günlerimizdeki yaşlı amcaları bulup önlerinde diz kırıp oturmaları, Onların rahle-i tedrisinden geçmeleri. Son olarak da İsmet Özel ve onun şiirlerini kıraat etmeleri.
Çünkü benim anladığım ve anlamlandırdığım Milli Görüş vurdulu kırdılı bir hareket değil naif bir harekettir. Belki de bu kadar naif, kırılgan olmamalıydı ama dedim ya o tren soğuk bir 28 şubat günü kaçtı. O gün diklenemedikleri gibi dik durmasını dahi beceremeyenler, bugün kendi gövdesinden çıkan “ikinci bir filize” tahammül edemeyenler kendi egolarını sorgulasınlar.
Göreceksiniz yine boncuk boncuk terleyecekler…


25 Ağustos 2010  22:47:07 - Okuma: (598)  Yazdır




İstatistik