Yazı

Kapukaya
Kapukaya 

Asil S. Tunçer

Kapıkaya

20 Temmuz günü arkadaşım Arkeolog Stravros ile Bergama’da, Türkiye’nin en beyefendi ve yardımsever müze müdürlerinden Adnan Sarıoğlu’nun yanındayız; Kapukaya’da yapacağımız araştırma için Kapukaya Muhtarı Ali Ünal ile buluşup köyün alt kısmında yer alan Kibele Kutsal Alanı’nı ziyaret etmek için… Ana tanrıçadan söz etmişken Anadolu’da Ana Tanrıça Kibele’ye (Kubaba) genellikle dağ zirvelerinde tapınıldığını anımsayalım.  
 
Şakran’a bağlı Kapıkaya köyü ile karışmasın diye köyün adı Kapıkaya yerine Kapukaya olarak değiştirilmiş ama çoğu kaynakta hala eski isim geçmekte. (Bu arada Kapıkaya adıyla ülkemizde toplam 16 köy var). Muhtar, aynı köyden taksicilik yapan İrfan Ünal’ı çağırıyor ve 7 km mesafedeki Kapukaya köyüne doğru yola çıkıyoruz. Önce Osmanlı dönemi Bergama yerleşiminden geçiyor daha sonra Anadolu’nun bilinen en uzun suyolu olan Bergama’nın 13 km.lik su kemerlerini önce yandan ve daha sonra uzaktan ama toplu olarak görüyoruz. Bugüne değin safi akropolü görenlere, bu yoldan bir kez olsun geçmelerini kesinlikle tavsiye ederim.
 
Peki, niye gidiyoruz Kapukaya’ya? Çünkü Arkadaşım Stravros, Kibele Kutsal Alanı ile ilgili bir makale hazırlayıp, çalıştığı üniversitede sunum yapacak. Yol boyunca böğürtlenler ve hayıtlar… Bana doğup büyüdüğüm köyüm Ödemiş-Kaymakçı’yı ve verimli K.Menderes Ovası’nı yani bizim dilimizdeki adıyla Çaykıyı’nı hatırlatıyor.
 
Biz konumuza dönelim yine… Bergama’da merkezi yapılar dışındaki farklı amaçla inşa edilmiş veya düzenlenmiş, kullanılmış kutsal yerlerden biri Kapukaya’daki Kibele Anıtı. Doğanın bu kutsal anası için belki bilmediğimiz daha başka yerler mutlaka vardır. Şuan Mamurt Kale ve burayı biliyoruz. Dönem olarak rahat M.Ö. 3.yy Philetairos’a uzanan bu yerlerin daha önceleri de tapkı gördüğüne şüphem yok. Akropoldeki benzeri yerlerin daha sonra modaya uygun Romalı eşitleriyle değiştirilmelerine karşın bu iki yer değiştirilmemiş ve özgün kalmış. Bu haliyle çok yeknesak.
 
Kült yerine çıkmak için Kapukaya köyünün girişinde inip alanın bulunduğu 200 m rakımlı tepeye tırmanmaya başlıyoruz. Aşağıda akan çayın üstünde belirli belirsiz uzaktan zor seçilen bir Roma köprüsü gözümüze ilişiyor. Yukarı doğru tırmanırken arada bir durup etrafımızı saran eşsiz doğa ve manzaraya bakıyoruz. Yemyeşil ağaçlar ve masmavi gökyüzüne serpilmiş beyaz bulutlar. İnsanın gerçekten burada Kibele’ye tapmaması mümkün değil. Daha doğrusu doğaya, doğa anaya…
 
Derken silah sesleri. Muhtar açıklıyor peş peşe patlayan tüfekleri. Burası Bergama’nın trap atış ve yarış alanı. Tepelerde yankılanan patlama sesleri arasında tırmanmamızı sürdürüyoruz. İlginç; başka yer kalmamış mı acaba da burayı seçmişler tüfek atış müsabakaları için. Etrafta bir tane kuş yok. Vallahi, kuş olsam ben de durmazdım hani bu yamacı yırtarak yankılanan pat pat sesleri arasında. Bu eşsiz doğada kuş sesi yerine tüfek sesi. Senkron bozukluğu var. Aşk filmine savaş filmi repliği verilmesi gibi bir şey.
 
Ağaçsız çıplak bir alana çıkıyoruz. Yaz olması yüzünden hem sıcakla, hem de kuru ve kaşındırıcı otlarla hele hele aniden derimize saplanan dikenlerle mücadele etmek zorundayız. Stravro, engerekten sakınıyor bense hem engerek hem de sivri dikelenlerin kameramın lensini çizmesinden… Özellikle uzun paçalı pantolon, çorap ve spor ayakkabısı giydim ki Alexander Troas’taki gibi engereklere maruz kalmayayım. Bu sefer daha tedbirliyim.
 
Akropolün tam arka tarafı sayılabilecek bu tepeyi Arsenallerden bakınca görürsünüz. Yeşiller içinde ilk gözüken evler Kapukaya’dır. Şimdi de tam tersi buradan Akropole bakıyoruz. Manzara sahiden müthiş. Anlatmakla olmaz. Kült yeri hafif arkaya doğru, uçurumun hemen yamacında bir kayaya kurulmuş. Kült, özelikle içinden su akan bir mağarayla ilişkili. Ulu Ana’ya kurban sunanların arasında çoban ve avcıların olması da çok olası. Zemin ve yanlamasına düzlenmiş kaya bloğunun yan tarafındaki mağara oyuğu içinden akan suyu dışarı vermek için kenarlara yapılmış doğal kayaç olukları görmekteyiz. Yana doğru belli ki kült heykelinin konuşlandığı insan boyunda bir niş ile yanında kült yeriyle, Ulu Ana’yla ilişkili yazıtın asıldığı iki yarı pencere düzlemi yer almakta. Zeminde ise kazık ve sırıkların oturtulduğu delikler göze çarpmakta.
 
Kurban kanının izlediği belirli belirsiz kanalcığı takip ettiğimizde uçurumdan aşağıya yöneldiğini görüyoruz. Aşağıya bakmak için kenara fazla yaklaşmış olmalıyım ki Stavros kolumdan yakalıyor. Buradan aşağıya baktığımda çok önemli bir geçit görevi gören derbent olduğuna kanaat getiriyorum. Muhtardan benzer yanıt geliyor. “Top Yeri”. Kurtuluş Savaşı’nda boğazın tutulması ve savunulması için buraya toplar konuşlandırılmış. Halk da zaten böyle adlandırmış. Kibele heykeli gibi nişe oturup fotoğraf çektiriyoruz. Neredeyse benim boyumla bir bu oyuk tam olarak karşı kaleye, akropole bakıyor… Mağara içindeki basamaklara kim bilir kimler oturdu?
  
Helenistik dönemde mütevazı bir yer iken Roma döneminde Mithras kültünün eklenmesiyle daha da çeşitlenen ve gelişen Kibele kültü ve alanını buradaki görevli rahiplerin ve hac için şehirden buraya taşınanların ihtiyaçlarına yönelik birtakım faklı işlevsel ve nitelikte yapı izleriyle dolu. Muhtemelen hacı olmaya gelenler ile belki de refakatçileri bu yapılarda yeme-içme ve barınma, kutlama ve şölen ve tapkı etkinliklerinde bulunuyorlardı. Benim özellikle dikkatimi çeken şey kayanın üzerindeki desenlerdi. Köylüler bu kayaya “Halı Taşı” adını takmışlar. Hatta bugünün Bergama kilim ve halılarında hala kullanılagelmekteymiş.
 
Muhtar Ali Ünal beyin köyde çay teklifine “hayır!” demem mümkün değil. Bu arada Stravros saatine bakıyor; kaldığımız oteldeki yemek saatine yetişmemiz mümkün görünmüyor. Allah bilir taksicimiz de bizden ümidi kesmiş, evine dönmüştür. Muhtar, “telaşlanmayın, yer mi yok, burada yatarsınız” diyor. Sağ olsun, çok konuşkan ve yardımsever bir insan. Daha önce de muhtarlık yapmış. Zaten köyde 54 kişi yaşıyor. Onlarda emekli ve çoğunluğu yaşlılardan ibaret. Sosyal güvencesi olmayanlar yaşlı aylığı alıyormuş. Bu köy tahtacılar tarafından kurulmuş. Alevi olan köylünün farklı yanı camiye de gitmeleri. Yani Çepnilerden bu yönüyle ayrılıyor. Hac ziyareti de yapıyorlar. Mesela Muhtarımızın babası hacıymış. Cemevi yerine evleri kullanıyorlarmış.
 
Dönüş yolumuz bu sefer köy tarafına; dedim ya, Muhtar’ın evine çay içmeye gidiyoruz. Taksicimiz de ordaymış, Muhtar’ın dediğine göre… Nedense üzerinde yürüdüğümüz patikada insanı dinlendiren ve tüm negatif enerjisini alan bir özellik var. Kendimizi son derece dinlenmiş ve rahatlamış hissediyoruz. Etrafında yürüdüğümüz tepenin üst tarafında kalabalık ve sık çam ağaçları gözüme ilişiyor. Bu ayrı kısım dikkatimi çekiyor. Muhtar, bizi bu sefer oraya götürmeyi teklif ediyor. Hava da karardı kararacak ama anlattıkları ilginç geliyor; başlıyoruz bu sefer dikine tırmanmaya…
 
Çıktığımız zirve çevre halkının kutsal alanı; ‘Kepenekli Dede’. İnanışa göre buradaki bir ağacı kesmek veya odununu yakmak çok uğursuz sayıldığından ağaçlar olmuş tam bir amazon; dallar sağa sola eğilmiş, kimisi yan yatmış, kimi devrilmiş, kırılmış ve kurumuş. Diz boyu iğne yaprak arasında kaya kaya, bata bata tırmanmaya devam ediyoruz. Yerlerdeki tırnak izleri sanki domuzunkilere benziyor. Beşparmak Dağı’nda aynı izleri görmüştüm. Kepenekli Dede, taşlarla çevrili küçük bir avlucuğun ortasında yeşil boyalı mezarında yatıyor. Tam hikâyesini alamasak da mesajı alıyoruz. Karşı tepede de Beyazıt Dede yatıyormuş ve geldiğimiz patikada birbirlerine gidip gelirlermiş. Boşuna değil; bu patikada sıfır manyetik.
 
Köye yaklaşınca, dağdan geldiğimizi görenler bize “hoş geldiniz!” diyorlar. Hatırımızı soruyor ve çay-kahve teklif ediyorlar. İşte dağların yorgunluğunu attırtan asıl bu sıcaklık. Köydeki camii 1986; yine bizim muhtarın daha önceki seçildiği yıllarda yapılmış. Cami cümle kapısını iki andezit Dorik sütun süslüyor. Taksici İrfan da burada: “Hanım sizin yüzünüzden beni boşuyacak; köye iki yolcu götürüp getiricemdedim, hanımyatıya mı gittiniz, nerde kaldın be adam?diye soruyor, diyor. Yenge haklı, nerden bilsin bu iki adamın dağa, taşa bu kadar meraklı olduklarını…
 
Neyse, çaylar geliyor; hatta kesmiyor, çaydanlığın kendisi geliyor… Altında oturduğumuz güz yemişini tanırım. Ağustos ortasında bir başlar lap vermeye, yağmurlar yağıncaya kadar… Ana Tanrıça Kibele’nin kutsal işareti el ve beş sayısı. Bu da beş dilimli incir ağacı yaprağı. Zaten Demeter’in kutsal meyvesi incir değil mi? Bir meyveden çok çekirdek çıkması ve rahmi andıran yaprak tipiyle incir ağacı her yönüyle kutsal sayılmış Anadolu pagan litürjisinde. İncir ağacının sütünden Anadolu’nun hala bazı yerlerinde peynir özü ve ekmek mayası elde edildiğini duymuştum.

Sözü dolayısıyla yazıyı uzatmadan: Kapukaya Artemis Kutsal Alanı’nı tekrar ziyaret etmek istiyorum. Bilhassa yağmurlar yağmadan…



12 Ağustos 2010  14:06:18 - Okuma: (771)  Yazdır




İstatistik