Yazı

Solcu dediysek o kadar da değil
Solcu dediysek o kadar da değil 

İbrahim Becer

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu döne döne okuduğum ve kendisine büyük saygı duyduğum bir şairdir.

         Doksanlı yılların başında Fatih Kısaparmak “ünlü meydanlar üstüne” ve “çayda çıra destanı” olmak üzere bazı şiirlerini de bestelemiştir Şairin. Fakat yine de Onu özel kılan ne benim naçizane beğenim ne de Fatih Kısaparmak’ın müzisyenliğidir. Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu’nun en önemli yanı, On iki Eylül döneminde Ülkücü Camianın kayıplarını unutturmamak için yazdığı şiirlerdir.
         Dursun Önkuzu için kaleme aldığı eseri var mesela Şairin: “Önkuzu hey Önkuzu/ Önde gider Önkuzu/ Anası Dursun demiş/ Durmaz gider Önkuzu/ Kuzular koç olacak/ toy, düğün göç olacak/ bu yılki kuzuların/ adları öç olacak” gibi…
         Süleyman Özmen için de yazdığı şiir kayda değerdir Şairin: “ Öz menem, öz menem/ onlar kabuk öz menem/ Sen yelde savrulan kül/ yüreklerde köz menem/ Ülkü uğrunda şehit/ ben Süleyman Özmen’em/ dinmez gönül acımız/ derinleşir yaramız/ alınmazsa öcümüz/ dövülecek diz menem!”
         Dursun Önkuzu, Okulunu işgal eden Sol görüşlü öğrenciler tarafından yakalanıp, üç gün süren işkenceler neticesinde ( bu işkencelerin arasında ciğerlerine pompayla hava vermek de dâhil) vefat ediyor.
         Süleyman Özmen de hemen hemen aynı hikâyeye sahip. Henüz 22 yaşındayken Ziraat Fakültesinde mahsur kalan arkadaşlarına ekmek götürmek isterken, açılan ateş sonucu omuriliğine saplanan bir kurşunla hayata veda ediyor.
         Benzer olaylara karşı cenahta da rastlıyorsunuz. Sol Cenahta da kayıplar söz konusu elbette. Bahçelievler deki yedi TİP li öğrencinin öldürülmesi gibi olaylar, Sol cenahın belleğini dimdik ayakta tutuyor. Nasıl ki bugün dahi 2 Temmuz Sivas olaylarıyla Başbağlar arasında bir paralellik kurma şüphesi bir kara kedi gibi etrafımızda dolanmaktaysa, Yedi Tip’linin öldürülmesiyle, Süleyman Özmen’in öldürülmesi arasında da bir rövanş ilişkisi hala dillendirilmekte.
         Bu konu kriminal bir konu ve hala tam olarak aydınlatılamadığı için yazmanın da bir esprisi olduğunu sanmıyorum.
         Benim ilgimi çeken, 12 Eylül ve onun ceberut yönetimi tarafından benzerine ancak Guantanamo gibi Askeri Üslerde rastlanan uygulamalar karşısında Şairlerin takındıkları tutum. Kaleme alınan anılardan anlaşıldığına göre, o yıllarda Türk olmak, Kürt olmak, Solcu olmakla, Aushwitz’de Yahudi olmak aynı anlama geliyordu. Kaçanların vatandaşlıktan atıldığı, kaçamayanlarınsa Mamak’taki, Diyarbakır’daki Medrese- i Yusufiye’lerin rahle-i tedrisinden geçtiği yıllardan bahsediyorum.
         Bugün, kendilerine Türk, Kürt, Solcu sıfatı yakıştıranların pek de umursamadıkları yıllardan.
         Yazarlar, doğaları gereği “topa sert giren” adamlardır. Çünkü yazabilecekleri alan daha geniştir ve söyleyecekleri söz daha fazladır. Oysa ki Şairler çok daha az malzemeyle, ince bir işçiliği kotarıp mükemmel eserler vücuda getiren naif insanlardır.
         Ahmet arif’in başından geçenler ilgi çekiciydi benim için. Bildiğim kadarıyla kendisi 12 Eylül döneminde değil ama bir zamanların meşhur 142, maddesi hasebiyle hapisle müşerref olmuştu.
1989 yılında, yani Darbenin üzerinden dokuz yıl geçmiş. Rahmi Saltuk, Ahmet Arif’in kendi sesinden okuduğu şiirlerle bir long play doldurmak için stüdyoya girer. Usta sular seller gibi okur ama bir eksiklik hisseder Rahmi Saltuk. Sorar Şaire, o da cevap verir: “Bilmiyor musun Rahmiciğim, şiirlerimden “Kürt gelini” ve “ şifre buyurmuş bir Paşa” mısralarını çıkardım.”
         Ahmet Kaya’nın davudi sesiyle okuduğu “Oy Havar”ın Şairi, şiirin başında dillendirdiği; “yangınlar, kahpe fakları, korku çığlıkları ve irin selleri, aç yırtıcılar, suyu zehir bıçaklar ortasındasın/ bir cana, bir de başa kalmışsın/ vay vay!” girizgâhını kime ithaf ediyordu acaba?
         Aslında, 12 Eylül’ün vicdanlarda açtığı onulmaz yaraları anlayabilmek için çok da Şuara’nın arşınladığı Edebiyat caddelerinde gezmeye gerek yok. Sadece Ahmet Kaya bile travmayı anlamaya yeter de artar.
         Sol adına her şeyin kötü addedildiği bir orijinden geldiğimi inkar edemem. Gençliğimizin ilk yılları Necip Fazıl’ a ziyadesiyle kulak kabarttığımız döneme tesadüf eder. Üstad ; “Aklımı ve fikrimi hep sağ elime verdim/ görevi olmasaydı sol elimi keserdim” buyurduktan sonra bize düşen diz kırıp oturmaktı.
         Kabaran militarizm dalgasının farklılıkları ve onun getirdiği tüm renkleri yutmasından sonra o güne değin Türkiye’de görülmemiş bir çağ başlamıştı. Tam da o zaman çıktı geldi Ahmet Kaya.
         Söyleyecek bir şeyleri vardı ama “tedirgin” di!
         Bekledi, kısa çöp uzun çöpten hakkını alacaksa “an gelir” di!
         Öfkesini kime yönelteceğini biliyordu. Haddini aşan bir Devlet tarafından mağdur edilmiş yalnız bir adamdı O. Kuzgun leşe gelmesin diye sık sık başa çağırdığımız Devlet tarafından defaatle ziyaret edildi. O her zaman bilimle anlanmak, felsefeyle anlanmak ve tarihle yargılanmak istendi ama şiddetle karşılık buldu.
         Kendi deyişiyle; nerden baksan tutarsızlık, nerden baksan ahmakçaydı. Ama bir gerçek vardı ki bu gelen çok kavi bir düşmandı: Başı beladaydı!
         “Yorgun demokrat” la anlatmaya çalıştı, “içeriden çıkacak birazdan adam”la anlatmaya çalıştı, “ağladıkça bozkırlar yeşerecek” dedi ama nasibine düşen Atatürkçülüğü su götürmeyen ve bir mankenin göbeğinden zeytin yiyen, jöleli saçlı, çekik gözlü biri tarafından atılan çatal bıçak takımı oldu.
         Hülasa, Öfkesini en doğru adrese yönelten adam Ahmet Kaya oldu. Türkiye’de Sağ ve Sol adına ne varsa kafa kafaya tokuşturan bir yapıyı gören ve işaret eden O oldu. Benim edindiğim izlenim, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu büyük Şairdir ama suçluyu göremedi. Yine de o kesime büsbütün haksızlık edilemez. Şiirleriyle olmasa da cezaevi ifşaatlarıyla gözümüzü açan gerek Alparslan Türkeş gerek Muhsin Yazıcıoğlu suçluyu biliyorlardı. Her iki merhum’da Türkiye’nin nasıl bir tezgâhtan, kimler tarafından ne şartlar altında geçirildiğini tafsilatıyla anlattılar ecel vuku bulmadan önce.
         Peki, Yiğit oğlan ve onun CHP’si gerçek suçluyu görebilir mi?
         Asla göremez ve göremeyecek de! Çünkü kendine solcuyum diyen bir insan CHP’de siyaset yapamaz. Yaparsa da ona solcu denmez; oportünist denir, lümpen denir, statükocu denir ama bir tek Solcu denmez.
         “var mısınız?” demişti çünkü çok sevdiğim bir Abim!
         Ömrünün üçte birini Sol bir örgüte üye olmaktan hapislerde geçirmiş ve adamlığıyla idolüm dediğim bir Abimin ofisine CHP üyeleri son seçim öncesi gelmişlerdi. İktidarda olan Ak Partiyi uzun uzun kötüledikten sonra burada bir “sol rüzgârın” gerekliliğini işaret etmişler ve etrafında çok sevilen bu dağ gibi Adamın tutarlılığını talep etmişlerdi. Uzun uzun dinledi bu gelen heyeti bahse konu Abim ve teklifini sundu: “ o zaman ne duruyoruz, alalım kızıl bayraklarımızı, inelim meydanlara, yapalım ajitasyonumuzu ezilen emekçi Halkımıza”.
         Sonuç hüsran! “kızıl bayrak”, esmesi beklenen sol rüzgarı başlamadan bitirdi. Yani solcu dediysek o kadar da değil. Ya ne kadar; Ordu’da kendini dinlemeye gelen vatandaşa “anayasa değişikliğinin fındık taban fiyatına faydası” hakkında vaaz verecek kadar, Anayasa değişikliği hakkında konuşması beklenirken Elbistan’a il sözü verecek kadar.
         On iki eylüldeki işkenceler, idamlar, bir neslin yerle yeksan edilmesi, anti demokratik uygulamalar, Erdal Eren, Nevzat Çelik, Muhsin Yazıcıoğlu…
         Solcu dediysek o kadar da değil…

10 Ağustos 2010  23:41:42 - Okuma: (628)  Yazdır




İstatistik