Yazı

Dupnisa
Dupnisa 

Asil S. Tunçer

Türkiye’nin İkinci Büyük Mağarası

Tam merkezde bir savaş uçağı. 3–202. Yukarı doğru fışkıran suların üstünde duruyor imajı veren, at üstünde Atatürk heykeli. 1699 yılında inşa edilmiş Karakaşbey Camii. Alışılmışın dışında dış duvarlarında Allah ve Muhammed yazıları. Kırklareli Müzesi küçük ama şirin bir müzemiz. Türkiye’nin Bulgaristan’a sınır 2 ilinden biri Kırklareli, küçük bir il olmasına karşın ülkemizin en büyük cam sanayilerinden birine ev sahipliği yapmakta. Ayrıca yine ülkemizin ilk şeker fabrikası olan Alpullu Şeker burada.
 
Kırklareli kırkların, kırk erenlerin memleketi.  İğneada tarafına gitmek için daha 100 km yolunuz var. Bu 1 saat 15 dakikada gideriz anlamına gelmesin sakın. Yolumuz üstünde Demirköy ve Dupnisa Mağarası’nı göreceğiz. Yani akşama kadar işimiz var açıkçası. Pınarhisar, Dereköy yol levhalarını takiben karşınıza Üsküp ve Dupnisa Mağarası tabelaları çıkacak. “Aman bu yol Makedonya’ya mı çıkıyor” demeyin; burası bizim Üsküp. Kendi halinde küçük bir kasaba olup Dupnisa yolunu sormak için çoğunluk burada duruyor. Buradan itibaren daha 37 km yolunuz var demektir.
 
Ülkemizin en yeşil ve güzel ormanlık alanlarından birinin içinden geçeceksiniz. Şükrüpaşa’ya kadar yol önce yükselecek ardından kısmen alçalacak. Yol kenarlarında küçük dereler ve yer yer sık ormanlık alanlar aralıksız gözlerinizi okşayacak.
 
Virajı aldığımızda karşımıza ağzında bir yavru kuzu olan çoban köpeği çıkıyor. Allah Allah! Dünya tersine mi döndü ne? Sürüyü acep kurtlar mı koruyor diye kendi kendimize soruyoruz… Sarpdere’ye yaklaştıkça orman daha da sıklaşıyor. Köy merkezine varmadan sağa dönüyoruz. Mağara tepeciğin altında yer aldığından dağın belinden aşağıya doğru iniyoruz. Yamacın başında bir görevli çömelmiş, yol bir dereyle nihayetleniyor. Gürültüyle çalışan jeneratörün yanından doğru patika yukarı tırmanışa geçmeden önce biletlerimizi alıyoruz Bekçi Muharrem’den. Görünmez patika yolu ve ne tarafa doğru yürüyeceğimizi sorulardan usanmış ki ancak sorunca söylüyor. 
 
Yaklaşık 160 milyon yıl yaşındaki kireç kayaçlarının 4 milyon yıl önce erimesiyle oluşan ülkemizin ikinci uzun mağarası Dupnisa Bulgarcada “delik” anlamına geliyor. Mağara daha doğrusu mağaralar demek lazım çünkü aslında iki ayrı mağaradan ibaret bu koca oyuk bir ara geçitle birbirine bağlanmışlar ama siz bunu hissetmiyorsunuz bile. İlk girilen kısım olan 1700 m.lik Sulu Mağara asıl Dupnisa’yı oluşturuyor ve 30 m yukarıdaki Kuru Mağara’nın uzunluğu sadece 900 m. İlk girişteki ısı ortalama yaz-kış 10 0C. Sarkıt ve dikitleri fotoğraflamaktan, tavanda uçuşan yarasalara bakmaktan bir üste ılık ve Kuru kısma nasıl geçtiğinizi bile fark edemiyorsunuz. Sanırım merdivenlerin başladığı yerde kısım değiştiriliyor.
 
Dupnisa Mağarası ya da mağaraları 2003 yılında turizme açılmış. Allahtan pek eski değil yoksa kendi kendime “neden daha sık gelmiyorum” diye hayıflanırdım. 2004 yılında bölgeye olan bir turumda ilk kez tanıştık Dupnisa’yla. Cehennemağzı, Karaca Mağaraları’na çok büyük bir rakip Dupnisa; tam anlamıyla muhteşem. Yolu filan boş verin, mutlaka görün! İçindeki göllerin derinliğini tam bilemiyorum ama 1–2 tanesinin sanırım dibi görünüyordu. Dedim ya başımın üstünde uçuşan yarasalar ile sarkıt aralarında çığrışan yarasa yavrularına dikkat etmekten yüzeyle pek ilgilenemedim. Tavandaki balkabağı gibi sarkan kocaman şekiller; “Allah muhafaza bir kopsa!” dedirtecek cinsten.
 
İlkin içimizi titreten serinlik yerini daha ılıman bir ortama bırakıyor. “Mağara içine çanta ile girilmez” uyarısının gerçek sebebini sormayı unuttum çıkışta ama tahmin ediyorum, dikitleri koparıp çantaya koymasınlar diyedir. Beyaz zemin üzerine kargacık burgacık karışık bir yazıyla kaleme alınmış, yer yer paslanmadan dolayı zor hatta okunamayan bir başka uyarı geliyor önümüze ama inanın ben bile tam olarak bir şey anladıysam ne olayım…
 
Girişteki demir kapının parmaklıklarının altından geçen aydınlatma kabloları gizlense daha iyi olurmuş sanki. İlk adım ve basmaklarda geçici körlük yaşamamak için gruba girişteki loşlukta kısa bir anlatım yapıyorum. Bu işe yarıyor; az ileride iniş ve çıkış var. Merdiven başındaki aydınlatmanın etrafını yosun sarmış. Loş ışıkta göze hoş görünüyor. El fenerim elimde; gerçi aydınlatma iyi sayılır ama ne olur olmaz. Kapadokya’da yer altı şehrinde bir keresinde ışıklar sönünce çok işime yaramıştı.
 
Tam dikit bloğunun üstüne kırmızı boyayla P–23 yazmışlar; ne anlama geliyorsa? Etraf hem ürkütücü hem çok güzel. Çıkışa gelince herkes şaşırıyor. Alışıldığın dışında Dupnisa’da iki ayrı kapı mevcut. Yalnız üstteki kapıdan giren pek olmuyordur çünkü buraya gelmek için izlenecek patika hem daha zor hem de buraya gelince ağzı bulmak koyla iş değil. Yalnız dışarıdan çıkışa dolanmak yerine tekrar geldiğimiz yolu tercih ediyoruz. Sanki bu güzellikleri daha yeni görüyormuşuz gibi aynı heyecanla çıkışa doğru yöneliyoruz. Üst girişteki tabelanın ayakları olmadığından iki dal arasına sıkıştırılmış, zar zor görünüyor. Burada da tabelacılara bir başka veryansın ederek geriye dönüyoruz.
 
Sude Naz, park yerinde minibüsünde dokuma ve kilim satmaya çalışan Bursalı gurbetçi bir ailenin yeni doğmuş bebeği. O kadar tatlı ve sevimli ki, baktım olmuyor, ekstradan 10 dakika Sude Naz sevme molası veriyorum. Minik kızcağız aracın arka bagajında yaygılar arasında yuvarlanıyor ama gıgı çıkmıyor. Bizimkiler olsa ortalığı ayağa kaldırırlardı alimallah…
 
Sarpdere’ye bu sefer merkezine yollanarak ilkokul ve süslü minareli camisinin önünden geçiyoruz. ‘Şehit Sıhhıye Çavuş Mustafa Piroğlu Çeşmesi’… Az ilerde bir diğeri; ‘Şehit Piyade Er Nedim Demir Çeşmesi’. Ve diğeri… Tüm tur modumu yitiriyorum. Aklıma bu ülkenin yıllardır teröre verdiği mücadele ve akıttığı kaynak ile şehitlerimiz ve gazilerimiz geliyor.
 
 
Demirköy sanki koca bir L. Şehir merkezini geçip Fatih’in o devasa toplarını döktürttüğü Osmanlı dönemi demir maden ocağına geliyoruz. Burayı bulmak ta ayrı bir dert. Tabelacıların kulaklarını çınlatıyorum tekrardan. Tarlada çalışan kızlardan yardım alıyorum. Ocakların üstleri kapalı; pek bir şey göremiyoruz. 
 
Buradan İğneada 26 km. Bu ormanlık alanda sürüş şekliyle yarım saat. Öncesinde Longoz Ormanları var; Türkiye’nin Amazonu yani…
 
Longoz ve İğneada, haftaya…


20 Temmuz 2010  09:07:14 - Okuma: (548)  Yazdır




İstatistik