Yazı

On İki Eylül'den tek şikayetim
On İki Eylül'den tek şikayetim 

İbrahim Becer

Jean Christophe Grange’ın son romanı “ölü ruhlar ormanı” nihayet elime geçti.

         Fransız Yazarı, beni hiç yanıltmamasından mıdır, detaylara çok fazla önem vermesinden midir bilmem her daim sevmişimdir.
         İçimdeki çocuğun “şiddete hayır” diye haykırmasına rağmen defalarca kendimi onun şiddete çağıran satırlarında kan revan içinde bulurum: “…Jean el fenerini karın bölgesine doğru tuttu. Yukarıdan aşağıya doğru, göğüs kafesi kemiğinden basene kadar yarılmıştı. Böğürlerinde yaralar, tırnak izleri, yırtıklar vardı. Hatta belki de yazılar. Jean, katilin yüzünü bu yaraların içine gömdüğünü ve kasları ısırdığını tahmin etti. Katil deriyi sevmiyor. Sadece taze etle temas etmek, kas örgüsünü, kemiklerin sertliğini hissetmek istiyordu…”
         Bu satırları okuduktan sonra gelişen olay örgüsünde insan bir ikilem içinde kalıyor; Ben bu Katili yakalamak isteyen Sorgu Yargıcı Jean Korova’mıyım, yoksa detaylara çok önem veren ve hiçbir iz bırakmadan korkunç cinayetler işleyen bahse konu seri Katil miyim? Bir romanı hissederek okuduğunuz zaman kendinizi kahramanın yerine koymanız da kaçınılmaz oluyor. Elbette ki herkesin kahramanı kendinedir. Geçmişinizden gelen tereke kendi kahramanınızı seçmekte size yol gösterici oluyor.
         Yine de geçmişten gelen mirasınızla bugünkü duruşunuzun örtüşmediği durumlar da olmuyor değil. Malum, Eylül ayının on ikisine isabet eden Pazar günü bir Anayasa referandumu yapılacak. Özgürlükler konusunda bir parça da olsa nefes aldıracak bir takım düzenlemeler tarafımıza sunulacak ve biz de “el cevap” diyeceğiz.
         CHP, MHP ve BDP’yi yan yana görünce bunun “hayır”a alamet olduğunu anladım ama kendilerine ne hayrı olacağını anlayamadım.
         Demek ki Horasan kökenli, Dersim nüfusuna kayıtlı Kemal Bey ve Onun Fırkası, “kafasına esenin parti kapattığı” yıllarla ve rollerle pek alakadar değil.
         Milliyetçilere ne demeli ya! Yıllarca kendilerini “fikrimiz iktidarda ama kendimiz hapisteyiz” diye oyalayan Milliyetçilere! Rahmetli Türkeş’in “tabutluk maceraları” dün gibi aklımda.
         İkisi bir yana da “Diyarbakır Hapishanesi” konusunda hassasiyetlerini bildiğimiz BDP ve onun mümessillerini nereye koyacağız bu tabloda?
         Hani diyor ya şair:
 “öyle bir tablo ki görse şaşar Hannibal! Ördeklerden bir filo ve kazdan bir amiral!”
         Bu Ülkenin en büyük eksiği olan “kalifiye eleman eksikliği” burada da arzı endam ediyor. Kimse olması gereken yerde değil ve kimse de yerinden mutlu değil. Sadece “- mış gibi yaparak” maslahatı idare ediyor o kadar. Düğünde şarkı söylemesi gereken adam Dağlıca da kurşun sıkıyor, Aktütün’de olması gerekeni de Alanya’da golf oynarken buluyorsunuz, Normal bir ülkede bırakın Parlamentoyu, bir sirkte ateş çemberinden atlayan aslandan sonra sahne almasını beklediğiniz bir adam milletvekili olabiliyor.
         Örnekleri çoğaltabilirsiniz de önemli değil.
         Yukarıda zikrettiğimiz Partilere mensup zevatı kiramdan bir tane düşünce kırıntısı duyabildiniz mi geçen zaman zarfında. Allah aşkına bana vekâlet eden Ekâbir, bugün düşünmezsen ne zaman düşüneceksin?
            Benim ne bir yakınımın tırnaklarını söktüler, ne mensubu olduğum Siyasi Harekete “dur” çektiler, ne de akrabalarıma ceza evinde bok yedirdiler. Eğer bu tarz bir muameleye maruz kalsaydım “dost elinden dolu içmiş bir deli, üstü kan köpüklü bir meşe seli” kıvamında bir asi olur çıkardım.
         Lakin benim daha ciddi ‘!’ bir gerekçem var:
         On iki eylülü müteakip yıllarda bıyıkları yeni yeni terleyen bir ortaokul talebesiydim. Aydın’da cemaatin yurdunda kalıyoruz o zamanlar (Gerçi oradan da sıkı bir dayak yeyip ayrıldık da o konu başka bahara inşallah). Yurtta ilk dikkatimi celbeden konulardan birisi, belki de en birincisi tüm pencerelerin şeker çuvalıyla kapalı olmasıydı. İçeride uranyum zenginleştirmediğimize göre, sordum diğer Şakirtlere; bunun sebebi ne ola ki? Hazirunun verdiği cevap tatmin ediciydi; Yurtta namaz kılındığı için dışarıdaki meraklı gözlerin hapsinde olabilirdik. İleriki günlerde bunun bir komplo teorisi değil, bir olasılık teorisi olduğunu gördük. Mescit olarak kullanılan alanda, Ben ve faydasız arkadaşlarımın “uzun eşek” oynadığı bir esnada “belletmen Abimiz” gelip acele bir şekilde çember oluşturmamızı istedi. Çocuk aklımızla bunun yeni bir oyun olduğu zannına kapılıp denileni yaptık. Çemberin tam ortasına da kara kuşak sahibi bir karateci olan Özer Akyüz’ü koydular. Sonra kelli felli bir Devlet Adamı, yanında Yurt Yönetim kadrosu olduğu halde içeri girdi ve bu alanda ne yapıldığını sordu: Müdür de bu bölgenin beden eğitimi için tahsis edildiğini ve sırf bu iş için bir kişinin istihdam edildiğini falan anlattı. Büyük yalandı ama ya yedi ya da yemiş gibi yaptı ve gitti.
         Sonra ne mi oldu? Pencereleri örten şeker çuvallarının üzerine daha koyu bir branda daha geldi, onun da üzerine bordo renkli, alelade bir perde. Üç yıl boyunca içeriye güneş ışığı giremedi. Güneş ışığıyla ancak okula gitmek için Yurttan ayrılınca müşerref olabildik. On iki Eylül yönetimi, On iki yaşında namaz kılan elli altı çocuktan korktuğu için ben üç yıl vampir gibi yaşadım.
         Başa dönersek, adına “on iki Eylül” denen bu hikayeden bana kalan mirasa göre iki karakterden birisine meyledecektim. Ya tırnaklarımı da sökseler, kuru dayak da atsalar, siyasetten men de etseler, insanlık dışı her türlü muameleyi ki “eşrefi mahlukat” sıfatıma rağmen bana reva da görseler “adam sen de!” diye geçiştirecektim ya da sırf az önce zikrettiğim hadiseden ötürü asi ruhuma sahip çıkacaktım.
         Şekvacıyım kardeşim! Üç sene gün ışığı göstermediniz…   

18 Temmuz 2010  01:56:57 - Okuma: (563)  Yazdır




İstatistik