Yazı

“Sabır Taşı” Yapılan Adam
“Sabır Taşı” Yapılan Adam 

Ahmet Mocan

Küçük, dikdörtgen bir oda… Üzerinde, içeri güneş ışığı sızdıracak kadar delikler olan iki perde…

Duvarlarda yalnızca bir hançer, bir fotoğraf, bir de bir kapıyı ya da sandık odasını gizleyen yeşil bir perde… Yerde bir kilim, bir de döşek… Döşeğin üzerinde bilinci kapalı olarak yatan bir adam ve adamın ağzında bir serum hortumu... Adam hareketsiz yatmakta, bitkisel hayatta…
Adamın yanı başında bir kadın, kadının elinde bir tespih, elinin yanında bir Kur’an… Kadın tespih çekiyor ve sesi duyuluyor: “El-Kahhar”… Allah’ın 99 isminden biri… Kadın, doksan dokuz gün boyunca her gün Allah’ın bir adını tespihle çekmekte; çünkü böyle yaparsa doksan dokuzuncu günde kocasının iyileşeceğini söylemiş Molla…
Oda dışında bir çocuk ağlıyor. Kadının kızı… “Bu odada değil. Yandaki odada olabilir. Ya da koridorda.” Bir çocuk ağlaması daha. “Diğerinden daha yakında gibi, hiç kuşkusuz kapının hemen arkasında.” Dışarıdan bomba sesleri geliyor. “Uzakta, kentin bir yerinde bomba patlıyor. Şiddetli patlama belki birkaç evi, birkaç düşü yerle bir ediyor. Karşılık veriliyor.”
Bahsettiklerim, Afgan asıllı yazar Atiq Rahimi’nin Sabır Taşı romanında geçmekte. Atiq Rahimi, 1962 Afganistan (Kâbil) doğumlu bir yazar. 1984 yılında Fransa’ya sığınmış, Sorbonne’da sinema üzerine doktora yapmış. Roman çalışmalarının yanında fotoğraf ve belgesel çalışmaları da var. Toprak ve Küller adlı yapıtını filme çekmiş ve film, 2004’te Cannes Film Festivali’nde gösterilmiş. Yazar, Sabır Taşı romanıyla 2008 Goncourt Ödülü’nü kazanmış. Sabır Taşı, Nisan 2010’da Can Yayınları’ndan Volkan Yalçıntoklu’nun çevirisiyle çıkmış.
Roman, başından sonuna kadar tek bir odada geçiyor. Afganistan’da, çatışmaların ortasındaki bir evde… Okur, roman boyunca sadece odaya girip çıkanları görüyor ve dışarıdaki sesleri duyuyor. Adeta odanın köşesine yerleştirilmiş bir kameradan olayları izler gibi… Ne adamın ne kadının ne de odaya gelip gidenlerin adları var. Hiç kimseden adıyla bahsedilmiyor.
Roman boyunca kadın odaya girip çıkmakta… Kocasının serumunu değiştirip gözlerine kurumamaları için damla damlatmakta ve adamın belden aşağısında örtülü olan çarşafı kaldırıp kocasının temizliğini yapmakta…
Kadın, kocasının bitkisel hayata girmesiyle bir özgürlük yakalamış. Daha önce kendine “Etini sakla!” diyen kocasıyla istediği gibi, istediği her şeyi konuşabiliyor. Bu konuşmalar onun için bir rahatlama, özgürleşme… Daha önce dile getiremediği, kocasına söyleyemediği ne varsa teker teker anlatıyor. Bütün dertlerini, hissettiklerini, sırlarını… “...hasta düştüğünden beri, yani seninle konuşmaya, sana sinirlenmeye, sana hakaret etmeye, yüreğimde sakladığım her şeyi sana anlatmaya başladığım ve senin bana hiçbir yanıt veremediğin, bana hiçbir şey yapamadığın günden beri... tüm bunların beni rahatlattığını, yatıştırdığını anladım. Yani, her an sillesini yediğimiz bahtsızlığımıza rağmen kendimi rahatlamış, özgürleşmiş hissediyorsam... sırlarım sayesinde bu, senin sayende.”
Kadın, on yıllık evli olmalarına rağmen, ilk defa kendisini kocasına yakın hissediyor. Ona ilk defa ulaşıyor. “Ne kadar garip! Kendimi hiçbir zaman sana şu an olduğu kadar yakın hissetmemiştim. Evliliğimizin üzerinden on yıl geçti. On yıl! Ve yalnızca üç haftadan beri bir şeyleri seninle paylaşabiliyorum. Sana dokunabiliyorum… sana dokunmama asla izin vermemiştin, asla! Seni asla öpmemiştim!” Kadın, ortaya çıkan özgürlük (!) ortamında, evi basan bir gencin de yardımıyla, kadınlığını ve bedenini tekrar keşfediyor. Dolayısıyla romana cinsellik de bir yerinden giriyor.  
Dışarıda bir yandan da savaş devam ediyor. Silah sesleri, bombalar, kırılan kapılar, pencereler, eve gelen adamlar… Gece olduğunda, silahlar ölüm kusmakta birbirleriyle yarışıyor; ancak kimin ne için savaştığı belli değil. Kadının kocası da vurulmadan önce savaşıyor. Hatta “kahraman” olarak adlandırılıyor. Ancak adam savaşta değil de arkadaşıyla tutuştuğu bir kavgada vuruluyor. Böylece, bir anlamda savaşın saçmalığı da vurgulanmış oluyor. “Kahraman adam” o kadar savaşmasına rağmen, arkadaş kavgası gibi basit bir olayda ensesinden vurulup bitkisel hayata giriyor.
Kadın, adama içinden geçen her şeyi anlatıyor. İçinde hiçbir şeyi tutmuyor. Adamın da onu bir şekilde duyup anladığını düşünüyor. Bütün sırlarını anlattığı kocasına bir de isim buluyor: “Önüne koyup, tüm bahtsızlıklarını, tüm kederlerini, tüm acılarını, tüm sefaletlerini yana yakıla anlattığın… yüreğinde gizleyip başkalarına açmaya cesaret edemediğin tüm sırlarını paylaştığın o taşı bilirsin… Onunla konuşuyor, konuşuyorsun. Ve taş seni dinliyor, tüm sözcüklerini, tüm sırlarını bir sünger gibi emiyor, ama günün birinde çatlayıveriyor. Paramparça oluyor. Ve o gün tüm acılarından, tüm dertlerinden kurtuluyorsun… Bu taşın adı neydi? (…) Seng-i sabur! İşte o taşın adı buydu: seng-i sabur, sabır taşı! Sihirli taş! Evet, sen benim seng-i sabur’umsun. Sana her şeyi anlatacağım, seng-i sabur’um, her şeyi. Acılarımdan, mutsuzluklarımdan kurtulana dek, ta ki sen, sen…”   
Kadın, kocasını seng-i sabur’u yapıyor. Adam, romanın sonuna kadar karısının anlattığı her şeyi ama her şeyi dinliyor. Karısının sabır taşı oluyor. Peki, sabır taşı sonunda çatlıyor mu? Bunu burada söylersem sanırım kitaba haksızlık etmiş olurum…
Ahmet Mocan


5 Temmuz 2010  00:22:19 - Okuma: (656)  Yazdır




İstatistik