Yazı

Kararı Kürtler Verecek
Kararı Kürtler Verecek 

İbrahim Becer

Cemil Meriç Üstadın üzerimde çok hakkı var. Bana biraz da Ahmet Kaya’nın “Suphi” şarkısındaki itirafı hatırlatır Üstat.

         “…söylediklerinden bir şey anlamazdım,
         Sordum bir gün Suphi’ye; söylediklerinden neden bir şey anlamıyorum diye.
         Bildiklerini dedi, yüzleştir hayatla ve sınamaktan korkma…”
         Aynı soruyu Cemil Meriç Üstada sormak iktiza etseydi, lafı hiç eğip bükmeden cehaletimizi yüzümüze vururdu herhalde.
         Büyük Ustanın bana en büyük faydası, Şırnak’ta askerlik yaptığım dönem boyunca “jurnal” tutma alışkanlığını kazandırması oldu. Zor bir yıldı benim için ne yalan söyleyeyim. Üstat için quinze-vingt geceleri neyse benim için de Şırnak günleri oydu.
         O yılların yokluğunu, zorluğunu, ölümle “al takke ver külah” geçirdiğimiz günlerimizi, ‘iki taraftan birinin anası ağlayacaksa şayet o taraf neden ben olayım’ sorunsalını iliklerimize kadar yaşadığımız yıllardı o yıllar.
         Günlük tutmak da bu yönüyle çok faydalı oldu. Birçok anıyı unutabilir ya da eskisi kadar sert hissedemeyebilirdim. “söz uçar yazı kalır” deyişini doğrularcasına dönüp dönüp okuyorum Şırnak Günlüklerimi.
         Son olarak Şemdinli- Tekeli Karakolunda çıkan çatışmanın olduğu saatleri düşündüm. Tanıkların anlatımıyla çatışma tam olarak gece yarısı başlamıştı. Militanlar, iki üs bölgesi ve Tabura aynı anda ağır silahlarla ateş açmışlar ve Taburu düşürmeye çalışmışlardı. Üç tane Doçka ağır makineli silahın yağmur gibi üzerime mermi yağdırdığını düşündüm bir an için ve tüylerim diken diken oldu. Doçkaların oraya nasıl geldiğini, istihbarat zafiyetinin olup olmadığını sorgulamıyorum bugün.
         Yirmi yaşınıza kadar kariyer planlarınız arasında tornacı olmak, kahvecilik yapmak hatta düğünlerde şarkı söyleyerek para kazanmak varken kendinizi bir anda Türkiye’nin en ucunda üç tane doçkanın namlusunun önünde buluyorsunuz.
Bu yalnızlığı, çaresizliği açıklayacak bir akıl yok hiçbir felsefi sistemde, bunu biliyorum. Ama bir şey daha biliyorum ki bu çok daha acı; orada tüm acemiliğine, çaresizliğine karşı mücadele eden gencecik çocukların fedakârlıklarının takdir edilmemesi. Ben de bir Üs Bölgesi Komutanıydım. Üs Bölgesi ne demektir bilmeyenler için kısaca anlatayım: Yakınındaki Askeri Birliği korumakla mükellef olan ve daha hakim bir tepede mukim Askeri Birliğe Üs Bölgesi denir. Sıradan bir insanın hayat standartlarının arasında olan ne varsa orada yoktur. Elektrik, su, televizyon, radyo, gazete, banyo, tuvalet, yatak, bilgisayar, telefon vs. liste uzayıp gider. En tehlikeli tarafı da çatışmalarda ilk hedefin her zaman Üs Bölgesi olmasıdır. Çünkü Üs Bölgesi düşmeden Tabur düşmez.   Bir Üs Bölgesinde insanın sinirlerine hâkim olması gerekir. Çünkü ilk birkaç aydan sonra kelimenin tam anlamıyla “kayış kopar, kasnak boşa döner”. Akşam güneş batarken mevziiye giriyorsunuz ve güneş doğarken mevziden çıkıyorsunuz. Bir parça şansınız varsa mevsimine göre ya akrep ve yılanlarla mücadele ediyorsunuz ya da dondurucu soğuk ve yağan yağmurla. Şansınız yoksa üzerinize yağmur gibi mermi yağıyor ve bunu da işin “bonusu” olarak kabullenmek durumunda kalıyorsunuz. 
Dilimin döndüğünce Üs Bölgesini anlattım.
Tekeli Karakolu basıldığı tarihten on iki sene önce hemen hemen aynı saatlerde ben günlüğüme neler yazmışım okuyalım mı: “ …Şu anda saat 11.40 falan. Buraya gelişimizin üçüncü ayında sırt telsizinin anteniyle zor da olsa radyoya ulaşabildik. Neden bilmiyorum günde üç saat dinleyebiliyoruz. Hangi kanaldır bilmiyorum ama hep “arkası yarın” kuşakları falan var. En azından bir ses, bir nefes… az önce yine Apo geldi, yine aynı iddiasını tekrarladı ve gitti. Apo’ya göre; ‘dünya dönerken bir parça kopmuş ve biz de o parçanın üzerinde kalıp gökyüzüne savrulmuşuz.’ Apo yol yakınken dönelim dönelim demeye getiriyor farkındayım da Apo delirdiğinin farkında değil… bir devriye atayım, daraldım!”
         Peki, on iki sene sonra aynı saatlerde ne yapıyordum; fosur fosur uyuyordum.
         Aynı saatlerde memleketimin bir köşesinde can pazarı yaşanırken ben burada fosur fosur uyuyordum…
         Bütün yazılanlara, çizilenlere bakıyorum ve bir şeyi anlayamıyorum. Tüm ölümcül günahlarına rağmen kendisine uzatılan dost eli tutmadığı gibi ısıran bir Örgüt var karşınızda.
Her şeye ama her şeye sünger çekmek adına “Türk” kelimesini kullanmaktan dahi imtina eden bir Millete rağmen “Dağlıca” saldırısı sırasındaki kayıplarını bayraklaştırıp türküsünü yapan bir örgüt var karşınızda.
Dağlıca’daki çatışmayı türküde anlatırken “ Türk Askerini nasıl öldürdüklerini” açık seçik seslendiren bir örgüt var karşınızda.
“Oramar” adındaki bu türküyü olağan kongresinde fon müziği olarak kullanan bir siyasal parti var karşınızda.
Ve en acısı da, cana kast etmek dâhil her türlü tecavüzü yapan bu insanları kutsarken, bunu engellemek uğruna yitirdiğimiz gencecik fidanlara “faşist TC ordusu” tabirini kullanan bir medya var karşınızda.
Ben şu örneği her platformda verdim: Bıçağın bir tarafını bilerseniz diğer tarafı kendiliğinden bilenir. Eğer sen kendi etnik milliyetçiliğini en pespaye, en gaddar, en şirret biçimde yaparsan muhatabının tarafından “safları sık ve düzgün tutun” sedasını duyman an meselesidir.
Çünkü bu ülkede kopacak kıyametin uzak alametlerinin hemen hepsi gerçekleşti.
Şimdi iki yakın alamet var ki, bunlar da gerçekleşirse kıyamet kapıdadır; birincisi ve en önemlisi birilerinin şu cümleyi kurmasıdır: “Benden günah gitti!”
İkincisi de 2010 model Cem Ersever’lerin piyasaya sürülmesidir.
Maalesef gidişat bu yönde. Kararı bu sefer gerçekten Kürtler verecek…


28 Haziran 2010  00:55:14 - Okuma: (618)  Yazdır




İstatistik