Yazı

Acı ya da Açı
Acı ya da Açı 

Pınar Kandemir

Hepimiz -nerdeyse- hepimiz seviyoruz acıyı, ya da daha bir seviyoruz bizi acıtanları..

En acı yerlerimizi buluyoruz önce birbirimizin, en işlenmemiş tuzlar basıyoruz yaralara. Yaralandıkça büyüdüğümüz, olgunlaştığımız yalanını yutmuşuz çoktan.
Ne kadar çok acırsak o kadar iyi, Tanrı aşkına bu çağda bu kimin felsefesi?
Bütün TV kanalları en acılı hayat hikâyelerinin birincisini seçme yarışında. Tamam, kabul edilebilir bir şey belki bu; acı hayatın tam yarısında.
Birbirimize kızgınlığımızı ifade etmek yerine ‘acıyorum sana’ geçiyor alt yazılarda.
Acımak...
Acıtmak...
Kimin ne kadar canını yaktığın ile ölçülüyor ey erkek, erkekliğin. Ve kadın, en fazla acı çekmesi, en yüreği dağlısı, en yaralanmışı makbule geçiyor, analık kavramının içinde.
Ve bir psikolog çıkarıyor açığa; bugün ki mutsuzluğunun köklerini çocukluk acılarından.
Acıyı seviyoruz milletçe. Ve acıdıkça, acıttıkça; olgunlaştığımızı, büyüdüğümüzü söylemek kolay, tabi ki acıyı pek de hissetmeyen dil ucumuzla. En mutlu anlarımızda dil alışkanlığı olsa gerek acıyı başköşeye oturtuyoruz.
En acılı kahvenin bile hatırı daha çokmuş. Gerçekten.Ondanmış gelinlik kızların kahveye tuz katması.
Öyle ki en mutlu anlarımızın içinde bile en acılı deyişlerimiz, önden rezarvasyonlu oluyor. En mutlu anlarımızda bile acıya baş köşeden yerler ayrılmış.
Göz ATIYORUZ, en temaşa, en kalbe yakın insanımıza, güzel merhabalar niyetine. Göz atıyoruz , gözlerine dalmak yerine. Sevdiğimiz ile en derinlerine inmek yerine aşkın, sevginin; mutluluk kavramından ÇIKIYORUZ. Nikâh KIYIYORUZ örneğin. En sevdiğimizi hayatımızın merkezine alırken nikah kıyıyoruz. Nikâh kıyıyoruz derken, birleşen iki güzel yaşamın ayrı yaşanıldığında ki haline mi kıymış oluyoruz? Söz almak, söz vermek, sözleşmek, anlaşmak gibi işteş eylemleri aile içinde kesiyoruz. Söz KESİYORUZ. Oysa biri de o kurdeleyi kesmek yerine bağlamayı düşünmedi hiç.
O bembeyaz gelin elini gül kırmızı yapmak varken, ellerini kına ile YAKIYORUZ.
Ölüyoruz birbirimiz uğruna daha ne? Uğruna ölünmeyecek insanı, aşka layık bulmuyoruz. İlla ki ölmeli, ölünmeli. Aşkı o zaman aşk belliyoruz. Ama nerdeyse hepimiz Leyla ve Mecnun'un, Şirin'in, Ferhat'ın, Kerem ile Aslı'nın aşk masalına inanıp ölmeyi en derin aşka yoruyoruz. Oysa efsanenin tozunu aldığımızda Ferhat'ın dikkatsizlikten öldüğü seçiliyor. Görmek istemiyoruz.
Yanlış yerde çok yanlış fiiller kullanıyoruz. Özne olsun olmasın, özde olsun olmasın,eylem var mı, var! Küçük istasyonlarda durmayı küçüklük bile sayabiliyoruz. Biz acıyı seviyoruz.
Dili kullanmak, ifade etmek en insani özelliğimiz, ama hayatımızın en koca yerlerine yerleştirdiğimiz bu gibi küçücük ifadelerin bilinçaltımızdaki yankısını, birike birike bir sabah aynadan feri gitmiş gözler, bükülmüş dudak, kırılmış benlik olarak görüyoruz.
Güzel düşünmek, iyi ,olumlu düşünmek; hayatın acısını törpülüyor evet. Ancak sen düşündüğün, hissettiğin yaşadığın güzel şeyi, güzel ifade edemiyorsan, ne kadar güzel düşünürsen düşün, dil ucu hissetmiyor ya acıyı, işin bütün tadı kaçıyor.
Ve mesaj: Zaten zorken yaşamak, her gün sıkıntı ile yüz yüze gelmek olağan. Güzel düşünüp, iyiyi hissetmek yetmiyor. İnsan mutluluğu dilinin ucunda taşıyor. Tatlı dil en sevimsiz hayvanı bile deliğinden çıkarıyor. Bunu sadece ben değil, atalarım da söylüyor.
Pınar Kandemir


22 Nisan 2010  22:17:17 - Okuma: (490)  Yazdır




İstatistik