Yazı

OHRİ
OHRİ 

Asil S. Tunçer

Göl

Sveti Bogorodica Kilisesi ziyaretimizi tamamlayıp Komanski’den ayrılıyoruz. Abbas Emin Caddesi’ni boylu boyuna geçip koca bir çınar ağacının önünde duruyoruz. Sözde Üsküp’e Bacolara dönecek, bu akşam orada kalacaktık ama çocuklar ve özellikle hanım Ohri’de kalmak taraftarılar. Ertesi gün de geziyi sürdürüp daha sonra Manastır’a geçmek. Plan yine değişti anlayacağınız. Ben de kazak bir erkek olarak son sözü söylüyorum: “Tamam Hanım”.
 
Şimdi otel bulmak lazım. Hazırlıksız ve rezervasyonsuz Ohri’de gecelemeye karar veriyoruz. Bu kentin büyüsü ben dâhil hepimizi etkiledi, itiraf edeyim çok enfes bir yer ya da bizim için öyle. “Göl kenarında kalalım öyleyse, bari değsin” diyorum. Etraf oldukça sessiz, kış ayları malum. Gözümüze kestirdiğimiz bir otel inanılmaz yüksek fiyat çekince ki otel zaten hemen hemen doluymuş, merkezden uzaklaşıyor, hem kıyıda yürümeye hem de otellere bakmaya karar veriyoruz. Aracımızı park edebildiğimiz bir köşeye yakın yerde güzel bir ev pansiyon şeklinde otel gözümüze çarpıyor. Resepsiyonda kimse yok ve deskte bir not var ama tam anlamıyorum. Araca dönüp hanımı alıyorum beraberimde ve oteli işleten ailenin kendi katlarında olduklarını anlıyoruz.
 
Orta yaşlı bir amcanın açtığı kapının aralığından ondan daha yaşlı bir teyze çıkıyor. “Şeherazada” dizisini izlediklerinden kendi dairelerine çıktıklarını söylüyorlar. “Şeherazada”, bizim geçen yıl biten ‘Bin Bir Gece’ dizisinin Makedonya’daki bilinen adı. Bu dizi oynarken Makedonya’da adeta hayat duruyor. Türkiyeli olduğumuzu öğrendiği anda nereli olduğumuzu soruyor direk bu sevimli teyzecik. Şaşıyorum ama sonra öğreniyoruz nedenini. Çok sevdiği bir İzmirli komşusu varmış eskiden… Biz de “İzmirliyiz” deyince fiyatta özel indirim yapıyor teyzemiz. Ayrıca bize ücretsiz çay-kahve ve servisi sözü de veriyor. “Fiyata kahvaltı dâhil değil mi” diye soruyorum ve birden başlıyor ağlamaya teyzem, sonra hayat şartlarının zorluğundan ve ağır ekonomik koşullardan bahsediyor… Pişman oluyorum sorduğuma ve üzülüyorum biraz da istemeden de olsa bu alıngan teyzeyi incittiğime...
 
Zaten dışarıda kahvaltı daha ucuza geliyor. Yemek de öyle. Akşam yemeği için valizleri dağıtmadan bırakıyoruz odalara. Otelimiz 3 yıldız ayarında ve gerçekten bizim ihtiyaçlarımızı rahatlıkla karşılayacak standartta; temizliğine hayran kalıyoruz. Klimaları en sıcak derecesine getiriyorlar; yemek dönüşü odaları sıcak bulalım diye. Fazlasıyla havlu, tuvalet kâğıdı ve battaniye-yastık takviyesi yapıyorlar. Temiz ve serin bir göl havasıyla ciğerlerimizi dolduruyor, sahilden yürüye yürüye merkeze yakın bir kâffede aperatif bir şeylerle doyuruyoruz karnımızı. Zaten gündüz hem geç hem de çok sıkı yediğimizden pek aç değiliz. Dönüşte yolumuz üzerindeki açık bir (Hedi’s) marketten şeftali kompostosu alıyoruz. Teyzenin bir kızı ve oğlu var üniversitede okuyan. Kız elinde tepsi; fincanlar, çay-kahve ve şeker; oğlan, sıcak su termosu kapıda beliriyorlar. Bu ülkede çay ve kahve çoğu yerde önünüze ücretsiz geliyor. Makedonyalılar, Türk kahvesi hastası yani hayranı. Hemen her yemekten sonra çay-kahve mutlaka içiliyor. Sabahlarıysa erken kahvaltı canları çekmese bile mutlaka bir kahve içiyor ve işe öyle gidiyorlar.
 
Makedonya’da konserve kompostolar çok lezzetli. Çocuklar kahvaltı hariç hemen her öğünde bu kompostolardan yiyorlar. Gündüz elma ve akşam komposto bizim ara öğünlerimiz oluyor. Büyük oğlan tafçe krafçe yiyor, küçüğü ise pastırmalısından.  Makedonya pastırması bizimkinden biraz farklı. Tafçe krafçe ise asıl Strumica’da yenilirmiş ama kim bekler. Sıcak bir duş ve ardından deliksiz bir uyku. Bayağı bir yorulmuş olacağız ki doğru düzgün kitap bile okuyamadan hem de… Hanımın sinüziti başladı ve bu nedenle aldığı ilaçla en erken o uyudu zaten. 
 
Sabahleyin zımba gibi kalkıyorum. Göl sisli ama Samuil Kalesi rahat gözüküyor. Etrafta çıt yok. Şu sessizlik tam bana göre. Ohri, özellikle bana çok iyi geldi. Ben eşyaları arabaya taşıyorum, hanım da odayı derleyip topluyor. Bu eşimin alışkanlıklarından biri, çıkarken kaldığımız otel odalarını hep düzgün bırakır… Buraya daha bir çeki düzen veriyor ki, teyze arkamızdan “İzmirliler ne pis insanlarmış” demesin diye. Çok eminim teyzemiz bir sonraki İzmirlilere daha fazla indirim yapacak.
 
Kahvaltı için akşam gittiğimiz yerdeyiz yine. Burası da çok temiz bir yer. Ayrıca candan ve güler yüzlü çalışanları var. Fiyatlar normal. Çay olmadığı için ben ve büyük oğlum çikolatalı, hanım ise sade kapuçino alıyoruz. Küçüğe süt. 30 Denara sade, 40 Denara çikolatalı kapuçino. Bizim parayla 1 lira. Bunlar pastane ve kâffe fiyatları ama ayaküstü bir büfe veya benzincide bu fiyat 3 misliye kadar düşebiliyor. Bu ülkede bol bol kapuçino içiyoruz çünkü hem her yerde çay bulamıyoruz hem de maalesef ülkemizde aynı kalite ve güzellikte kapuçino yapılmıyor buradaki gibi. Üstelik misli misli fiyata rağmen… Balkan turistlerinin bizdeki kahveyi hem kötü hem pahalı bulmalarının nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. Sahiden ülkemizde bir restoran veya otelde Türk kahvesi içmekle bir bardak bira içmek nerdeyse aynı para. Sonra küçük bir fincan ve koca bir bardak içecek kıyaslamasına giden turist kahvenin kendi ülkesinde bu kadar pahalı olmasına bir anlam veremiyor haklı olarak. Bu kusura hemen de bir mazeret bulmuşuz: “taş yerinde ağırdır!”.
 
Azize Sofya Kilisesi, Makedonya’daki en kutsal yerlerden biri kabul ediliyor. 14.yy.da Bulgar İmparatorluğu zamanında inşa ettirilmiş. Hatta öncesinde 10.yy.a uzanan daha eski bir kilisenin varlığından da bahsediliyor. Osmanlı zamanında camiye çevrilmiş ve koruma altına alınmış. 1996–2003 yılları arasında dolanımda bulunan bin denarlık Makedon kâğıt paraların arkasına basılmış. “Kutsal Bilge” anlamına gelen ‘Saint Sofya’ isminde ülkemiz de dâhil olmak üzere balkanlarda aynı adı taşıyan daha birçok kilise yapısı mevcut. 
 
Havalar çok soğuk gidiyor ve bu yüzden eşimin müzmin sinüziti azdı yine. Bugün programımızda Sveti Naum Kilisesi ve Prespa Gölü ziyaretleri var ama hanım iyi değil; ilaçlarını Konçe’de unuttuğundan sıcak kompres ve ağrı kesici almaktan başka yapacak bir şey yok, Bu etabı iptal ederek Resne’ye doğru yola çıkıyoruz. Yaklaşık 5 km sonra hatırlıyorum ki hanıma almak istediğim Ohri İncisi’ni unuttum sinüzit telaşıyla ne yapalım derken. Sözde sürpriz yapacaktım; tüh! Bendeki kafaya bak. Şimdi söylesem tadı kalmaz. Söylemesem geri dönmek için de bir şey uydurmam lazım?  Böyle şeyleri de hiç beceremem; en iyisi doğruyu söylemek. Tabi ki sürpriz de kalmadı doğal olarak. Çocukların Manastır yaygarasına rağmen dönüyoruz. Vitrinde nefes kesen bir set, fiyatı da öyle. Hanım çok pahalı olduğunu ileri sürerek itiraz ediyor; zar zor yandaki vitrinde gördüğüm daha makul bir parça için ikna ediyorum. Doğrusu çok yakıştı. Gerçi ilk sette aklım kaldı ya neyse…
 
Arabaya dönüp, tekrar yola koyuluyoruz. Yine 1 saatten fazla geciktik. Olsun! Hanımın da baş ağrısı geçti bu arada (ilaç gibi geldi yani…). Resne’ye girişte sağlı sollu elma satıcıları. Buranın elması çok farklı. İki türlü elma var. Bir tanesi yağlı elma; diğeri ise bizim Eğirdir elmasına benziyor. Bir diğer ilginç olan ise elmaları yıkayıp öyle satıyorlar; hemen tadabilmek ve satın alır almaz yiyebilmek için. Yıllardır tarih okurduk; İttihat ve Terakki’nin önde gelen liderlerinden Resneli Niyazi… Şimdi onun konağının önündeyiz. Şimdilerde Resne Kültür Müdürlüğü’ne ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda Modern Seramik Galerisi. 45 dakika sonra Manastır’dayız. Makedoncadaki adıyla Bitola. Yolda bol bol elma yediğimizden öğle yemeği saatini savdık ki sabahki 1 saatlik kaybı telafi edelim.

29 Mart 2010  09:01:52 - Okuma: (588)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik