Yazı

Debre ve Struga
Debre ve Struga 

Asil S. Tunçer

Debar 56, Mavroro 11 levhasından sağa dönüyoruz.

Karşımızda karla kaplı yamaçlar ve etrafı kar yığını yollar. Mavrovo-Debre yolu kışın zorlu etaplardan ama bir o kadar da güzel. Bu güzelliği görmek için korkusuzca sürüyorum arabamı eteklerine Şar Dağı’nın… Aşağıdaki ovanın orta yerinde uzanan Vardar Nehri kıyılarında yetişen mor sümbüllerin kokusu geliyor burnumuza. Balkan rüzgârlarının hoyratça savurduğu kardelen çiçeklerinin selamlamasıyla galeyana gelen biz, gizli bir heyecan dolu içimiz ve tarifsiz hazla kıpır kıpır yüreğimiz… Bir oyana bir bu yana bakaraktan, baş döndürücü bu doğaya hayranlıkla iç çekiyoruz. Doyumsuz manzaranın etkisinde sarhoşuz adeta. Karşımda canlı bir kartpostal gibi duran beyaz gelinlik giymiş ağaçlar kınalı dallarıyla sarıp sarmalıyor bizi ve gideriyor içimizde saklı, yılların birikmiş hasretini. Birden kendime geliyorum dar dönemeçte önüme çıkan kamyonun üstüme savurduğu kar zerrecikleriyle. 
 
Yakıtımın azaldığına dair uyarı sinyali gelince uygun bir benzinciden yakıt almak  için duruyoruz. Bu arada kar zincirimin bağlantı yeri gevşemiş. Aslında çekiçle sıkıştırılabilir ama yenisini almak daha garanti. Keşke Üsküp’ten çıkmadan alsaydım Ramstore’dan, daha ucuz olurdu. Benzin istasyonunda şimdi daha pahalıdır diye sesli düşünürken hanım sözümü kesiyor ve sanılanın aksine benzincilerde fiyatların daha düşük olduğunu söylüyor. Önümüzdeki küçük yerleşimde karşımıza çıkan bir istasyonda duruyoruz. İçerisi süpermarket gibi. Heryer pırıl pırıl. Magic Shops… Adamlar gerçekten ne kadar temiz tutmuşlar burayı. Zerre ne bir petrol artığı, ne de kokusu veya kirle pas; hiç hiçbirinden eser yok. Fiyatlarda hanımın söylediği gibi marketten daha ucuz. Bir kar zinciri daha alıyorum. O kadar çok çiklet var ki şaşırmamak elde değil.
 
Çocukların karnı acıktığı için doğruca Debre yani Debar’a geçmeye karar veriyoruz.  Debre-i Zıh, Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde Manastır ilinin Debre Sancağı’na bağlı bir ilçe. Şar Dağı’nın batı eteklerine ve Drin Irmağı’nın batı yatağına verilen bu ad, bölgenin Osmanlı egemenliğine katıldığı yıllardan beri kullanılagelmiştir. Osmanlı egemenliği­nin son yıllarında 20 bin nüfuslu bir ilçe olan Debre-i Zir’in 39 köyü varmış.
 
Debre’de birkaç yer görmek istiyoruz ama çocuklar önce yemek deyince şehrin çıkışındaki Sami Restoran’a kırıyoruz direksiyonumuzu. “Sami” Makedoncada ‘Cami’ diye yazılıyor; bu yüzden aramızda Cami Restoran diye lakap takıyoruz bu çok temiz ve leziz lokantaya. “Yemeği nerde yedik?”, “Cami’de…”. Balık ve et çeşitlerinde bence rakipsiz bir yer. Göl manzaralı ve havadar bir konumdaki bu mekân için sezonda rezervasyonsuz yer bulmak bazen zorlaşıyormuş. Sahibi Arnavut olduğundan da en çok Arnavut müşterisi var. Müslüman olduklarından domuz problemi de yok. 4 kişi doyurucu porsiyonlara toplam 50 TL para ödüyoruz. Öyle ki çocuklar etlerinin yarısını tabaklarında bırakıyorlar. Sahi 2 çocuğa 1 porsiyon daha mantıklıymış. Her neyse…
 
Duvarlardaki doldurulmuş av hayvanları ilgimizi çekiyor. Yerler paspaslandığından etrafta dolaşmak iyi değil, net resim çekemiyoruz. Arkanızdaki locada enfes bir gümüş cami kabartması duvarda asılı. Zengin menüden siparişlerimizi veriyoruz. Önce ortaya bir turşu geliyor. Turşu da ne turşu, tarifsiz. Sonra yemekler. Menüler o kadar büyük ki bize 1,5 porsiyonmuş gibi geliyor. Hanımı uyarıyorum: “Garsona sor bakalım! Bir yanlışlık olmasın; sonra oyulmayalım”. Izgara etler daha büyük. Bizdekilerle kıyaslayacak olursan sanki çift gibi. Hiç ekmek yemememize rağmen bitiremiyoruz. Üstüne kahve ve kapuçino ikram ediyorlar. Burada kapuçino en ucuz içeceklerden. Ayrıca çokta leziz. Türkiye’de niye böyle yapamıyorlar bilmiyorum.
 
Alnıma yazılmış yazısın, derinsin silemem…”.  Yok bu şarkı gitmez şimdi. Nasıl atalarımız hüzünlenecekse doğudan, neşelenecekse batıdan çalarmış, bizde öyle yapıyoruz:
Mayadağ'dan kalkan kazlar (2), Al topuklu beyaz kızlar (2), Yârimin yüreği sızlar (2), Eğlenemem aldanamam (1), Ben bu yerlerde duramam (1), Vardar Ovası, Vardar Ovası (1), Kazanamadım sıla parası… (1)
 
Yıllarca bu diyarlarda at koşturtan atalarımın izlerinde bugün ecdadın miras bıraktığı tüm eserleri görmek ve görüntülemek için hedefimiz Ohri ve Manastır. Burada gündüzleri yeşil, geceleri mavi bir çarşafla örtünen yeryüzü, gece ışıklarının yakamozlarıyla Ohri Gölü’nde tüm güzelliğini insanlığa sunuyor. Mirasında bolca gözyaşı getiren Makedonya, bir nağme oluyor dudaklarımızda Şar Dağı’nın dorukları… Kahramanmaraş-Elbistan’daki Şar Dağı ile acaba niye adaş, isimdaş bu dağ?
 
Yalnız bir başka dikkatimizi çeken unsur da şu: memlekette dinlediğimiz birkaç melodinin burada farklı sözlerle karşımıza çıkması. Her şey iç içe, ayrılmalar yalnızca siyasi; yoksa çok ortak nokta arasında her iki toprakta da dinlenen aynı tınılar sıkça yer alıyor. Neşe ve coşku Rumeli’den doğuya yani Anadolu’ya gittikçe hüzünleşiyor ve kahırlaşıyor. Nedense bu coğrafya kendini oylamasını bizden daha iyi biliyor sanki. İnsanlar da aynı… Her ne sorun olursa olsun neşelenecek bir taraf ve ortam buluyorlar. Eşim örneğin, gülümsemeyi çok iyi bilen ve çevresine de neşe dağıtan biri; hemen o değil tüm aile öyle…
 
Struga’ya gidiyoruz. Daha sonra bir 15 km daha yol gidip Ohri’de günümüzü bitirecek, akşam orada konaklayacağız. Drim Nehri kenarında mola veriyoruz. Eşim bayılır su kenarında yürüsün. Drim’de Tortum gibi gölden beslenip nehir. Gölün önündeki 5–6 metrelik set görevi gören köprünün altından boşalan su kanal boyunca şehrin içinden geçiyor üzerinde muhtelif köprücüklerle Debre Gölü’ne gelip Adriyatik’e uzanıyor. İşte biz biraz önce bu göl kenarında yer alan gül bir restoran Cami (Sami)’de yemek yemiştik.
 
Burada Taç Mahal diye güzel bir otel olduğunu duymuştum ama eşimin Struga için anıları pekiyi değil. Rahmetli Kayınpederim yakalandığı amansız rahatsızlığı süresinde buradaki ünlü Nefroloji Hastanesi’nde tedavi görmüş ve maalesef sonunda tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetmişti. Nur içinde yatsın! Öz babam kadar severdim kendisini. Bize bu sebeple Struga’da kalmak istemiyor, Ohri için yola koyuluyoruz. Yeni yol açılmış ama eski yol tercihim çünkü suya daha yakın.
 
Biraz buruk biraz hüzünlü Struga’yı arkamızda bırakırken bir çift nemli menekşe gözün suya dalıp gittiğini fark ediyor ve sırf onu neşelendirmek için CD çalara dokunuyorum. Süleyman Sait dolduruyor içimiz yine başka bir Balkan melodisiyle: “Bir evler yaptırdım bre Ramizem saptan samandan aman aman saptan samandan. İçine girilmez more Ramizem tozdan dumandan aman aman tozdan dumandan…”.

20 Mart 2010  11:41:32 - Okuma: (873)  Yazdır




İstatistik