Yazı

Güzel günler…
Güzel günler… 

Pınar Kandemir

Daha yeni uyanılmış bir rüya gibi duruyor çocukluğumun yer yer toz bulutlu…

Sinmiş bir köşeye… Çıt yok… Sonra birden koşarak sobeye ulaşma… Üst üste dizdiğimiz taşlar… Yıkıp yeniden yapmalar… Çok sonradan fark ettiğimiz şimdilerin el-göz koordinasyon çalışmalarına denk ses sek… Kazdığımız anlamsız çukurlar dünyanın sırrına erme çabası mıydı acaba? J Biz mi çok ilkeldik? Yok yok son 20 yılda oluşmuş olmalı zaman kavramı… Tüm oyunların sonu güneşe ayarlıydı hep… Dizlerimde mendil kapmacanın yaraları durur.
İçimizdeki o idealizm o yararlı olma düşüncesi o merak… Küçücükken nasıl bir öğrenmeye içsel motivasyondur bu? Dünyanın yayın akışı içine giremediğimizden sanıyorum bu biyolojiye, ekolojiye, anatomiye, fiziğe merak. Karıncaları etkisizleştirmenin yolları? Kuşun içinde ne var ki uçabiliyor? Akan kanı durdurmanın yolları? Koldaki yara anneden gizli nasıl iyileşir? Kedinin kırılan bacağına acil müdahale… Meğer o zamanlar da tıp, ilaç, çözüm varmışmış. J
Yaratıcılıkta zaten sınır tanımıyoruz. Hepimiz değme heykeltıraş. Eserin güzelliğinin sanatçı ile alakası yok, en iyi çamura ulaşma ile orantılı sadece.
Başkasının bahçesinden izinsiz erik almak hırsızlık mıdır? Bayramlarda bir şeker fazla almak çok mu ayıp? Her mahallede illa ki mistik, gizemli, korkutucu, efsanelerle dolu bir ev olma şartı mı arıyor ki belediye?
 O sıcak, o sapsarı ağustoslarda, hepimiz birer Afrikalı. Ama sanırım o zamanlar ya güneş çok da yakmıyordu ya da ‘çocuklarınızın o ipeksi tenleri için yüksek faktörlü koruma sağlar’ ürünü bizim bakkallarda satılmıyordu. Olsa kesin kullanırdık canım!! Yoksa ne farkı var benim canım annemin şimdinin modern annelerinden? Hatta daha çok biliyor olmalı kadın; E vitaminini ve vücuda olumlu etkisini..
Fırından en sabah en sıcak ekmeği alma çabası (ya da ‘cabası). O zamanlar ekmekten başka bir şey yenmiyordu sanırım ülkede; her mahallede fırın! Ya da şimdi ekonomik kriz var ya (güya) ekmeğe para vermiyoruz da, evde tam tahıllısından en doğalından en sağlıklısından kendimiz mi yapıyoruz ki?
        Ne çoktuk… Bir Kemal, bir Sinem seslenişine üç beş çocuk isimli isimsiz, tanıdık tanımadık, koşar gelir... Nüfus planlaması mı bilinmiyordu ki? Ama yok nerdeyse hepimiz iki kardeş… Nereden geliyordu bu çocuğun bolluğu? Şimdikiler nerede saklanıyor? Gerçi şimdilerde evi bırakın ülkede bile yapılmıyor çocuk dediğin… Amerika dedikleri yer, kirli dünyaya çocuk getirilebilen temiz bölge mi ilan edildi?
‘Hadi top oynayalım?’ desem şimdi… Söylenebilecek en saçma sözü seçmişim hissini veren, çoktan çocuk olmaktan çıkmış, minik, asık suratlı bir adam ‘ne topu yaaa!?’ diyor bana.                                  ‘Ben …….. (bilmem ne, bilmem ne) oyununu oynuyorum bilgisayarda.’ Bir tür bilgisayar oyununun adıymış anlayamadığım. Bilgisayar oyunlarının bir türüy-müş, onu oynuyor-muş, saldırıyor-muş, düşmanları öldürüyor-muş, savaşıyor-muş, kazanıyor-muş, kazandıkça daha güçlü silah alabiliyor-muş, hatta tank(!), yanlış yapsa tek tuşla hallediyor-muş ya da silahın yerini bıçak alıyor-muş.
Teknolojiden nefret ediyorum! İlkellikse, pis, mikroplu toprakla oynamak, yasaksa en güneşli günler çıkmak için sokağa, ceplerime doldurduğum erik kiraz hormonlu olarak nasibini aldıysa bu zamandan, bir elin nesi var iki elin sesi var en ünlü paylaşım yardımlaşma sözüyken atalarımızdan kalma, bisiklet artık arkadaşa bir turluk bile verilmiyorsa, ilkel kalmak istiyorum… Teknolojiye ihtiyacım yok benim… Arınmış, arıtılmış, sözüm ona hijyen kokulu bir dünyada yerim yok benim.

Beni tekrar çocukluğuma götürecek bir psikolog arıyorum.



11 Mart 2010  22:18:19 - Okuma: (1003)  Yazdır




İstatistik