Yazı

Malta sürgünü mü?
Malta sürgünü mü? 

İbrahim Becer

Bir konuyu anlatırken tarihten alıntı yapmak bir Hatip için önemlidir. Hem muhatabınızı daha rahat ikna edersiniz hem de mesajınızı kitlelere çok daha net aktarabilirsiniz.

         28 Şubat arifesinde yaşanan üst düzey komutanlara yönelik gözaltı ve tutuklamalar belli ki Sayın Deniz Baykal’ı ziyadesiyle rahatsız etmiş. Televizyondan izlediğim kadarıyla bu süreçten bahsederken olayın tarafları için “Malta Sürgünleri” ifadesini kullandığını işittim.
         Onur Öymen’in “Dersim Olayları” benzetmesini andırıyordu biraz…
         Ne yalan söyleyeyim şaşırdım. Muhalefet dahi olsa Türkiye Cumhuriyeti sınırları dâhilinde Devlet Ricalinin Malta Sürgünlerinden bahsetmesi biraz cesaret ister. Konu benim bildiğim kadarıyla, Ermeni tehciri esnasında olayın bir anda faciaya dönüşmesinde başrol oynayanların derdest edilip Malta’ya sürülmesi hadisesidir. “Acaba yanlış mı hatırlıyorum” diye düşündüm ve internette bir daha araştırdım. Birkaç sitede “savaş suçu” babında kelam edildiğini görünce doğru olduğuna kanaat getirdim.
         Resmi tarihe göre “zorunlu iskân”, dünyanın kabul ettiği adıyla “Ermeni katliamı” bizim daha başımızı çok ağrıtacağa benzer. Bugünlerde yine Amerika’da yapılacak oylamaya kilitlendik Milletçe. Bir uçak dolusu Parlamenterin apar topar Amerika’ya gitmesine bakılırsa bu sefer işimiz hayli zor. Yıllar var ki bu konuda ifrat ile tefrit arasında savrulup durmaktayız. Bir gölge gibi adım adım takip edildiğimiz bu netameli konu daha çok su kaldırır gibi görünmekte.
         Sayın Baykal’ın da örneğini verdiği “Malta Sürgünleri” bu yüzden garip kaçtı. Bizim ezelden beri en büyük rahatsızlığımız olan “Resmi Tarih Söylemi” bu konuda şöyle bir ifade geliştirir: Bu Kişiler, yeni kurulacak olan Cumhuriyet’in nüvesini oluşturacağı için İtilaf Devletlerini temsilen İngiltere tarafından derdest edilip suçsuz yere Malta’ya sürülmüşlerdir.
Sayın Baykal da bu olayı Askerlerin Hâkim karşısına çıkarılıp ifadelerinin alınmasına benzetiyor ve bunun haksızlığını beyan ediyor.
         Resmi olmayan Tarihin ne dediğini söylemeye gerek yok sanırım. Tabi ki Bizim dediğimizin tam tersini diyor. Hemen hemen tümü eski İttihatçılardan müteşekkil olan bu kadro o zaman yargılanamadı ve tahmin edildiği üzere yeni kurulan Cumhuriyetin çatısını çatmakla kalmadı harcını kardı. Hemen hepsi Milletvekili oldular, Bakanlık, Valilik, İstiklal Mahkemesi Başkanlığı yaptılar.
         “Atatürk ve Onun devrimlerinin düşmanı” diye Bana küfretmeden önce peşin peşin söyleyeyim de bazılarının cehaleti gün yüzüne çıkmasın; Bu isimlerin arasında Mithat Şükrü Bleda, Kara Kemal, İsmail Canbulat gibi hızını alamayıp Atatürk’e suikasttan yağlı ilmikte sallandırılanlar bile çıktı. Onları Malta’dan takasla kurtaran kimdi peki? Kim olacak velinimetleri Atatürk. Ayıcı Kemal’i hatırladınız mı, neyse…
         İşte sırf bu yüzden Bu Ülkede hiçbir şey bana uçuk gelmez. Çünkü Bu Ülkenin harcında İttihatçı Gelenek her zaman vardır. Hukukçular daha iyi bilir “makable şamil olmak” durumu vardır Hukukta. Zanlının aleyhine işleyen tek Ülke Türkiye, tek olay da İskilipli Atıf’ın olayıdır. Şapka Kanunu çıkmadan yıllar önce yazılan bir kitaptan dolayı adam asılan tek ülkedir bu Ülke. Kim astı merak ediyor musunuz? Malta Sürgünü Ali Çetinkaya.
         Ya, her şeyi bırakın bir kenara, ıslak imzayı falan her şeyi boş verin. Soner Yalçın’ın “Teşkilatın iki silahşoru” adlı kitabından şu pasajı okuyun: “…Silah seslerini duyan Harbiye Nazırı Nazım Paşa, her zaman olduğu gibi kabadayı görünüşüyle, elleri cebinde makamından dışarıya çıktı. Karşısında Binbaşı Enver Bey’i ve bizleri görünce bir an şaşırdı. Sofadaki yuvarlak masanın önüne geldi. Enver Bey tam karşısındaydı, biz de iki yandan ortalarına dizildik. Ben Nazım Paşa’nın solundaydım, yanımda İzmitli Mümtaz var, sağında Sapancalı Hakkı, yanında da Hilmi Bey var. Bir yanda Erkânı Harbiye Umum Reisinin bile bağlı olduğu mareşal rütbesinde bir komutan Nazım Paşa, diğer yanda Binbaşı, Yüzbaşı, teğmen rütbesinde bizler…
         Nazım paşa sert bir dille, hiddet içinde, “bu ne cüret, burada ne arıyorsunuz asi herifler!” diye bağırmaya başladı.
         Enver Bey karşısında Birden koskoca Harbiye Nazırını görünce kıpkırmızı kesilmişti. Nazım Paşa’yı amiri olarak askerce selamladı ve saygılı bir dille: “Paşa Hazretleri, Millet Kamil Paşa Hükümetinin istifasını istiyor, vatanı satanlara Ordu müsaade etmeyecektir” diye sözlerine başlamıştı ki Nazım Paşa yine bağırmaya başladı.
         Kolumu Paşanın arkasından çevirip sağ şakağına tabancamı yaklaştırdım ve tetiğe bastım. Harbiye Nazırının kafasından fışkıran kanı ve bütün heybetiyle yere serilişini izledim. Korkulan, çekinilen Nazım Paşa’nın işi bitmişti.
         Enver Bey sesi titreyerek, “Eyvah, Yakup Cemil ne yaptın, buna ne lüzum vardı?” dedi. Enver Bey’e döndüm, “Bu herife laf anlatılır mı?” dedim ve Nazım Paşa’nın yerde yatan vücuduna bir kurşun daha sıktım…
         Enver Bey diğer arkadaşlara moral vermek istercesine, “İnkılâptır, kan dökülür, millet için gerekirse Harbiye Nazırları da can verir, ne yapalım kader. Biz vazifemize devam edelim...”
        Yüz sene önce olan olay bu. Söylemler tanıdık geldi mi; “Vatanı satanlar, ordu müsaade etmez, inkılâptır kan dökülür, Millet için…”
         Malta Sürgünleri suçluydu veya değil, artık çok geç. Ama Sen Onları o gün yargılayamadığın için bugün tuhafına gidiyor.
         Nazım Paşa’yı vuran kafaların, memlekette elini kolunu sallayarak gezdiği bir ortamda Hilmi Özkök yemeğini sefer tasıyla evden getirmeyip de ne yapacak?
         Kuvvetli bir Tarih Bilgisi varmış Paşamın…

3 Mart 2010  02:47:41 - Okuma: (468)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik