Yazı

Üsküp -2-
Üsküp -2- 

Asil S. Tunçer

Taşköprü

Yeni TV binası ile Kiril ve Metodi Üniversitesi’nin filoloji, hukuk ve iktisat fakülteleri solumuza düşüyor. Aracımızı tekrar park edip Çarşı’ya giriyoruz. İstikamet Destan Kebapçısı… Önümüzde Üsküp’ün çok önemli bir diğer Türk eseri Sulu Han çıkıyor. Tekrar geri gelmeyelim diyerek giriyoruz Han’a. Kapı’da “An” yazıyor çünkü Makedoncada ‘H’ telaffuz edilmiyor. Hanım bile hala halasına “ala” diyor. Aslında (h)ala gibi h’nin varlığı hissedilmiyor yani belirli-belirsiz bir ‘h’ ama hepten de ‘a’ değil. Her neyse…

Bu han özellikle çok özel çünkü yeknesak bir sivil mimari örneği. İçeri giremiyoruz çünkü kapalı. Neden? Restore edilecek… Dışarıdan bakıyoruz: güzel bir taş ve tuğla işçiliği göze çarpıyor. Elimdeki notlarıma bakıyorum; 2 dönümden fazla bir arazi üzerine inşa edilmiş. Kare planda ve ortasında koca bir avlu ve iki katta da çepeçevre dükkânlar… Söylendiğine göre 15.yy.da İshak Bey tarafından yaptırılmış. Kayıtlarda ‘Eski Han’ diye de geçiyor. Korkuluk demirlerinden içeri biraz olsun görmeye, resim almaya çalışıyorum ama dikkat çektiğimi söylüyor hanım; doğrusu böyle dikizci gibi… En iyisi vazgeçmek; zaten çocuklar da iyice acıktı…

15. yy.da İsa Bey tarafından yaptırılan Kapan Han, Üsküp Çarşısı’na gelen tüccarların aynı zamanda konaklama ve barınma ihtiyaçlarını karşıladığı yerdi. İsmine bakınca biran ‘kapan’ düşünüyorsunuz ve “nerden geliyor?” diye düşünüyorsunuz… Öğreniyoruz ki eskiden hanın orta yerinde tartı maksatlı koca bir kantar bulunurmuş ve ismi buradan geliyormuş. İlk zamanlarda ise yaptıranın adıyla ‘İsa Bey Hanı’ olarak adlandırılmaktaymış. İçeri girdiğinizde sanki koca bir konakmış hissine kapılıyorsunuz. Ortada avlu ve dört yandan merdivenlerle üst kata çıkılıyor. Yukarıda bir bayan temizlikçi etrafı paspaslıyor. Önce tereddüt ediyorum ama sonra bu fırsatı kaçırmamak için tırmanıyorum basamaklara; bir gözüm kameram diğer gözüm kadında. Ayakkabımın burnuna basa basa önünden geçiyorum ve sevecen bir edayla özür diliyorum İngilizce… Dilimi değil belki ama beni anladığına eminim; paspasa ara verip görüntü almama müsaade ediyor.

Etraf bomboş ve küçük dükkânlar, büfeler kapalı ama Üsküplüler yazın buraya doluşuyorlarmış: muhabbet ve serin yaz akşamları; sonra gelsin çaylar, üstüne kahveler… Soluma doğru yarı Türkçe yarı İngilizce koca bir kırmızı tabela: Sofra Restaurant. Cıvıl cıvıl olduğu zamanlarını hayal etmek zor değil. Bol bol resim çekiyorum; Allah’tan çocuklar uyuyan iki kedi buldular onlarla oyalanıyorlar. Yoksa “acıktık” diye tutturacaklar yine… Dışarıda beyaz bir mermer üstüne 1971–1973 yılları arasında yenilendiğini yazmışlar. Diğer koyu renkli levha ise bizim tarihimizle alakasız ama Üsküp için dikkat çeken bir not düşülmüş han duvarına; hanımdan alıyoruz Türkçeye çevirisini: “23 Ekim 1924 belediye seçimlerinde Üsküp komünistleri galip gelip belediye yönetimini ele geçirdiler ve Üsküp’teki kızıl belediyeyi kurdular”.

Han’dan çıkıp boş çarşı sokaklarını adımlamaya başlıyoruz yine. Davut Paşa Hamamı: 99 çeşmeli ve yan yana çifte hamamlardan oluşmuş. Onunda levhasında “Çifte Amam”. (Bu h’siz sözcüklere alışamadım henüz; kayınbiradere de “Asan” diyorlar ya ilk duyduğumda gülmüştüm…). Burası da kapalı maalesef. Zaten gördüğümüzden çok görmediğimiz var Üsküp’te Türk eserleri açısından. Ecdat yağdırmış şehri-Üsküp’e sağ olsun. Eskiden Türk’müş ama şimdi de pek yabancı sayılmaz bize Üsküp: Mado solumda Baklavacı sağımda. Önümde Türk Demokratik Partisi (TDP) bürosu arkamda Makedonya Türk Sivil Toplum Teşkilatları Birliği (Matusiteb)’in genel merkezi.

Matusiteb’in bulunduğu aynı binanın alt katına komşu Üsküp’ün meşhur Destan Kebapçısı; yani Makedonca Kebapçılnitsa Destan. Bizim Ödemiş’tekiler gibi burası da dıştan pek albenisi olmayan köfteci dükkânı. Üst kata çıkıyoruz. Hemen siparişlere geçiyoruz. Menü elimizde ama çok ilginç bir fiyatlandırma var: İlk başta tek köfte fiyatı; o da 15 denar. Bizim parayla yaklaşık 35 krş. Sonra tek tek artarak 20 köfteli kebaba kadar çıkıyor. 5 köfteli kebap 85 denar. O da 2 lira 75 krş. 15 köfteli olanı bizdeki 1,5 porsiyondan biraz fazla iyicene doyuyorsun; bizim parayla 6,5 liraya yakın bir para ediyor. Biz Destan’ın köftesine hiç yabancılık çekmedik çünkü Ödemiş’te yediklerimizle aynı. Bu arada duyduğumuza göre Destan’dan ayrılan Osman Usta ayrı bir yer açmış; köfteler hem daha büyük ve sayıca fazla hem de fiyatlar daha makulmüş.

Köfteciden ayrılıp ünlü Taşköprü’ye doğru yürüyoruz. Şimdi herkes daha keyifli; özellikle çocuklar. Hazır seslerini de kesmişlerken diyorum şu Taşköprü’nün tadını çıkaralım… Köprüden önce solda adını sık duyardım: Stone Bridge Hotel. 5*. Hem bir merhaba demek hem de bu bahaneyle oteli görmek niyetindeyiz. Gayet hoş bir lobi ve koltuklar, yerlerde Türk halıları ve bir duvarda da güzel bir Milas; çok hoş durmuş. Yan duvarda zarif bir ebruli çalışması; Türk lalesi. Karşıda eski Üsküp ve o zamanların Taşköprü silueti. Bizi çok sıcak karşılıyorlar. Israrlara rağmen çay-kahve teklifine hayır diyoruz çünkü daha şimdi yemekten kalktık.

Zaman kaybetmemek için Taşköprü’ye ilerliyoruz. O da ne? Karşı tarafta yani bilinen kâffelerden Dalmetfu’nun hemen önüne, meydanın ortasına suni bir buz pisti koymuşlar, müzik eşliğinde çocuklar buz pateni yapıyorlar. Çocuklar bu sefer başka bir şey gördüler; rahat vermiyorlar. Kızlı oğlanlı çocuklar pistte kaymanın tadını çıkarıyorlar. Bizimkiler durur mu? Başladılar bu sefer “baba, ne olur biz de kayalım!” diye. “Çocuğum ne kayması? Buz pistine ilk defa çıkacaksın hayatında; usta adamlar bile zor duruyor hatta düşüyor da bazen; kıracaksın bir yerini Allah korusun, sonra uğraş dur…”.

Sormayın! Çocuklarla kültür turu yapmak meğerse ne zormuş… Yok, akşama kadar anlat; dinlerler mi? Baktım olmuyor hanıma; “siz önden gidin, seyrededurun ben hemen geliyorum” diyorum. Hem fotoğraf çekmek hem de size Taşköprü’yü anlatmak istiyorum çünkü… Ama nerde? Baktım el sallıyor hanım, demek tek başına vazgeçiremedi… Nerdeyse unutuyordum: Köprü’nün bize göre hemen sağ tarafında küçük bir ağaçlık yer var. Orasının çok anlatılmayan tarihi ve de pek bilinmeyen bir hikâyesi vardır: Bunu asıl anlatmak istiyorum sizlere.

Evet! Taşköprü’den başlayalım. Çoğumuzun Mimar Sinan yapıtı olduğunu sanırız ama onun öncesinde bir Taşköprü var; Mimar Sinan onarım yapmış; doğrusu bu. 15.yy.da II. Murat devrinde yapımına başlanmış ama Fatih zamanında tamamlanmış. 1689’da Avusturyalılar tarafından yarısı yıkılmış fakat Sultan Reşat devrinde tamir edilmiş. Orijinalde 14 gözlü ama bugün 8 gözünden coşkuyla akar Vardar. Yavaş ve sakin yaklaşan sular birden nedense onun ayaklarına değer değmez hırçınlaşan bir kısrak misali şaha kalkar. Sağına bakınca Vardar başka bir de sola düşen Vardar başkadır. Köpük köpüktür sular; yeşil aka, boz berrağa döner her nasılsa…

Kemer aralık ve yükseklikleri merkeze yani ortaya doğru artar. Sarımtırak renkte yontma taştan yapılmıştır. İki yakayı, Vardar’ın karşılarını birleştirir. O sıradan bir yol, bir geçit ve de bir köprü değildir. Zarifliğiyle yıllandıkça güzelleşen bir cilveli ve işveli göçmen kızıdır. Zamanın tüm zorluklarını, savaşlarını ve afetlerini yaşamış ama yıllara meydan okumasını da bilmiştir. Bana göre Türk mimarisinin en gözde eserlerinden biridir üzerinde durduğum Taşköprü. Ve ne Vardar’ın Taşköprü’nün altından aktığı gibi ne de Taşköprü’nün Vardar’a yukarıdan baktığı gibi başka bir nehir ne öyle akabilir ne de başka bir köprü bu hırçın kız Vardar’a, o hazza dayanabilir. Kısacası Vardar ve Taşköprü el ele tutuşmuş iki sevgili gibidir.

Onlar asırlardır birbirinden hiç ayrılmayan eski âşıklar gibi; sayısız adımı bir bir sayarak zamanın içindeki sonsuzluğa taşırlar… Her ayağın ayrı bir sesini duyarak ve her adımın ayrı bir gölgesini sırtlayarak…

Kâh sessizliğin sesine, kâh sesin sessizliğine kulak vererek…

Sürecek…


15 Şubat 2010  00:42:34 - Okuma: (755)  Yazdır




İstatistik