Yazı

Hikâye güzel gerçekten…
Hikâye güzel gerçekten… 

İbrahim Becer

Bir çiftlikte, kendi halinde yaşayan bir fare varmış. Bir gün çiftlik sahibinin elinde bir paketle geldiğini görmüş.

Merak bu ya, Paket açılıncaya kadar bulunduğu duvar deliğinden ayrılmamış. Bir müddet sonra paket açılınca dünyalar başına yıkılmış. Çünkü açılan paketten bir “fare kapanı” çıkmış.
 
         Başına gelecekleri anlayan fare soluğu komşusu yılanın yanında alır ve durumu anlatır. Yılan oralı bile olmaz ve kayar gider. Fare umudunu kaybetmez ve tavuğu bulur. Tavuk da aynı minval üzerine gider ama fare kendine taraftar bulmak zorundadır. Koyunun yanına gider Bizim bahtı kara fare ama değişen bir şey olmaz.
         Yine de umudunu kaybetmez farecik. Çiftliğin en iri hayvanı olan öküzün yanında alır soluğu. Kan ter içinde, telaşla anlatır derdini öküze. Oysa ki muhatabı oralı bile olmaz ve bunun kendi sorunu olduğunu ve bundan sonra çok daha dikkatli yaşaması gerektiğini söyler. Hiç kimseden bir yardım alamayan farecik kırgın bir şekilde yuvasına döner ve dünyaya küser. Fare dışında herkes, gelen kapanın kendisi için bir tehdit oluşturmadığından emindir.
         Ama kader de ağlarını örmeye başlamıştır…
         Bir gece yarısı, tüm çiftlik sert bir sesle uyanır. Kapan bir şey yakalamıştır. İlk koşan çiftçinin karısı olur. Karanlıkta kapanı kontrol etmek isterken acıyla kendini yere atar. Kapan, fare için alınmıştır ama ilk avı farenin komşusu yılan olmuştur. Başına geleni anlamayan yılan da can havliyle çiftçinin karısını ısırınca olanlar olur ve olay yerine gelen çiftçi gafil yılanı bir vuruşta öldürür.
         Yılan sokmasının ardından ilk tedavisi yapılan zavallı kadına bir tavuk çorbası yapılması fikri ortaya atılır. Olan biteni endişeyle izleyen tavukta bet beniz atsa da mukadderatın önüne geçemez. Yaka paça götürülürken son kez fareyle göz göze gelirler ama her şey için çok geçtir.
         Çiftçinin muhitinde çok sevilen bir insan olması sebebiyle hasta ziyaretleri artar. Misafirlerini en iyi şekilde ağırlamak ve Onlara yemek çıkarmak isteyen Çiftçi, farenin zamanında yaptığı uyarıyı dikkate almayan koyunu da harcamakta tereddüt etmez.
         Birkaç gün sonra kadın ölür… Taziyeye gelenler çok kalabalık olduğu için bu kez gözler öküze döner. Öküz de diğerleriyle aynı akıbeti paylaşır.
         Fare mi? Bütün bu olan biteni saklandığı duvar deliğinden izler… Kapan fare için alınmıştır ama Onun dışında herkesi götürmüştür.
         Yani? Yanisi şu ki; Bu Ülkenin başına gelen belalarda muhatap aranırken çok da fazla seçici olunmadığı gerçeğidir.
Belki yirmi beş sene öncesinde, PKK Eruh’ta ilk kurşunu sıkarken bunu önemsemeyenlerin, Bugün Eruh’ta askerlik yapan çocukları var. Ya da bu problemin bugün de çok kimseyi ilgilendirmediğini, ilgilendirmediği gibi muhalefet ettiğini düşünürsek; aynı kişilerin bir yirmi beş senenin daha vicdanlarımızda açacağı onulmaz yaraları nasıl tamir edeceğimiz konusunda söyleyecek sözleri var mı? Çünkü Eruh’ta, Asker de, Terör Örgütü de ısrarla aynı yerde duruyorlar.
Bu Ülkenin Akademisyenlerinin, Sanatçılarının, Siyasilerinin, Yazarlarının oradan oraya koşarak, bu kanı dindirmeye çalışmasını sadece kendi menfaatleriyle açıklamak fazla basit kaçmıyor mu? Bu bir sorundur ve her birimizin hissesi yetmiş iki milyonda bir oranındadır. Allah Korusun ama acı bir sala ile uyanmanın ne kadar zor olabileceğini hiç düşündünüz mü?
Aynı İnsanların, Özgürlüklerce kutsanmış olan sivil bir Anayasa yapma girişimlerinin, “istemezükçü bir blok” tarafından engellenmeye çalışılması, Avrupa Birliği standartlarına ulaşma isteğinin engellenmesi hangi mantıkla açıklanabilir.
Vatanseverliğin tarifi olarak görülen Ulusalcılık denen akım, bir salyangoz mudur ki kendini içine çektiği oranda daha güçlü olsun.
Ya da bir kaplumbağa mıdır bu Ulusalcılık, kabuğuna duyduğu güven nispetinde kendinden emin olsun.
Bu kesimin anlayamadığı veya anlamak istemediği olgu şu; Bu ateş yanmaya başladığı zaman hepimizi yakacak. Şu anda iki yaşında kızı olanların yirmi sene sonra damat acısı çekmeyeceklerinin garantisi yok. Bakın alaycı alaycı gülmeyin bu dediğime. Bu işin matematiği var. Otuz bin nüfuslu ilçeden yedi şehit çıkıyorsa hemen hemen dört binde bir yapar.
         İmkânsız mı diyorsun? Peki, o zaman neden Milli Piyango bileti alıyorsun, hemen hemen hiç şansın yok.
         En büyük temsilcisinin, demokratlıktan müstafi Emin Çölaşan olduğu bu kesim, ısrarla eli sopalı birilerinin gelip her konuda bu cahil halkı hizaya sokmasını bekliyor. Oysa Beklenen eli sopalılar 12 Eylül’de geldiğinde sıra dayağı vardı. Ülkücülerle, Solcuların yan yana yattıkları ne çabuk unutuldu?
         Ya da şöyle sorayım; 12 Eylül ortalığı kasıp kavurduktan sonra, Liberallerin temsilcisi Turgut Özal’ın iktidara gelmesi, 28 Şubat sonrası da AK Parti’nin iktidara gelmesi Sizde hiç kıvılcım çaktırmadı mı?
         O zaman yukarıdaki hikâyeyi baştan okuyun ve demokrasiye, insan haklarına, barışa, daha fazla özgürlüğe, sivil inisiyatife karşı kurulan kapanlara kimlerin ısrarla yakalandığını bir daha düşünün.
         Bana gelince; İbrahim peygamber ateşe atıldığında bir karıncanın, ağzıyla ateşe su taşıdığını görmüşler. “Beyhude bir çaba” diye küçümsedikleri karınca da cevap vermiş: “Ben tarafımı belli edeyim de…”


12 Şubat 2010  00:25:48 - Okuma: (1042)  Yazdır




İstatistik