Yazı

Makedonya -1-
Makedonya -1- 

Asil S. Tunçer

Doğu Yunanistan’dan Makedonya’ya

Kışın işlerin çok az olması ve biraz da çocukların sömestr tatilinden faydalanarak ailecek arabayla Makedonya’ya gitmeye karar verdik. Hem ziyaret hem ticaret misali hanımın memleketini ve akrabalarını görmeye gidiyoruz ama aynı zamanda tarihi yerleri de ziyaret edeceğiz. İki hafta hanım köylüyüz anlayacağınız... Şaka bir yana, çocuklar için de iyi bir kültürel etkinlik olacak bu tur. Kültürel ve doğal güzellikleri ziyaret ederken bir yandan da birlikteliğin tadını çıkaracağız. Rotamız Yunanistan üzerinden Kuzey Makedonya’ya ulaşmak yani bugünkü Makedonya Cumhuriyeti diğer deyişle.
 
İzmir’den erkenden hareketle yolumuz üzerinde önce Truva ve ardından Gelibolu savaş alanlarını ziyaret ettik. Yalnız hava şartları ve de erken hava karardığından Anzak Koyu’na gidemedik. Belki dönüşte telafi ederiz. Gecelemeyi Keşan’da yapacağız çünkü ertesi gün erkenden Yunanistan gümrüğünü geçip Selanik’e varmak ve Atatürk’ün doğduğu evi görmek istiyoruz. Gündüz açık olan hava akşam saatlerinde bozuyor. Keşan’da sabah kalktığımızda aracımızın etrafındaki su birikintisinin donmuş olduğunu fark ediyoruz. Hava buz gibi, sıcaklık dışarıda -6 C. Çocuklar titremeye başladı bile şimdiden. Kahvaltıdan sonra doğruca İpsala Hudut Kapısı’na yollanıyoruz.
 
Korktuğumuz gibi olmadı. Kapı’da toplam üç araç varız. Kolaylıkla Türk ve aynı şekilde Yunan gümrüğünden de geçiyoruz. Otobanın sağında dağa yaslanmış küçük köyler; küçük evler ve ahırlarda koyunlar ile kuzular. Tavuklar saman balyaları arasında koşuşturuyorlar. Bir iki bacadan ince zayıf duman yükseliyor gökyüzüne. İlk durağımız aslında Feres olacaktı ama çocuklar uyudular; onları uyandırmamak için burayı pas geçiyorum; Bizans Manastırı’nı dönüşte görmeye çalışacağız inşallah. Uzunca bir otoban ve ilk kalabalık kasaba Dedeağaç yani Alexandriapolis; Türkiye sınırına en yakın büyük yerleşim. Dedeağaç'ta Aya Nikola Kilisesi ve İkona Müzesi ajandamızda ama dedim ya çocuklar uyuyorlar. Uyandırsak yolumuz uzun; dinlenmeleri gerekiyor. Dolayısıyla bu yerleri de dönüş programımıza bırakıyoruz.
 
Yalnız bir şey dikkatimi çekiyor; hiç minare görmedik. Sanki Müslüman; Türk yok kasabada. Duymuştum; Batı Trakya’da Türkler genelde Karasu Nehri'ne kadar olan Gümülcine ve İskeçe'de yaşarlarmış ve bu yüzden Türk sınırına yakın köylerde Türk nüfus hemen hiç yokmuş. Dedeağaç'ın bütün köyleri ki özellikle sınırımıza yakın olanlar, şöyle böyle 700–750 km2lik bir alan ya boşaltılmış ya da Türk nüfusun başka bölgelere sevk edildiği bir bölge haline getirilmiş. Daha içerlere doğru cami minareleri görmeye başlıyoruz.
 
Kavala’da otobana girmek için takip ettiğimiz sahil yolu her nedense hiçbir otoban işareti vermiyor ve bir türlü şehir trafiğinde kurtulamıyoruz. En klasik yöntem birine sormak. Taksi şoförü ilk akla gelen çözüm. İyi hoşta ya dil? Kırmızı ışıkta yanımızda duran araç son şansımız; adam beni takip edin diyor. Git Allah git. Bir türlü otobana çıkamıyoruz. Sonra önümde giden eskort araca selektör yapıyorum. O da anlıyor ve durup bana İngilizce, beni geri döndürmek yerine ilerideki otoban girişine götürmek istediğini söylüyor; rahatlıyoruz.
 
Meğerse evleri otobana çok yakınmış ve hanım yolda iniyor ve biz devam ediyoruz. Nihayet istediğimiz oluyor. Yorgo, babası İzmir’den göç etmiş ve az da olsa Türkçe konuşan biri. Smirni’ye (İzmir) çok selam gönderiyor. Kartımı veriyorum; ayaküstü İzmr’i konuşuyoruz. Bize kahve içmeye davet ediyorum İzmir’e tatile geleceği söyleyince seneye. Onca yolu geri dönecek ama eminim kafasında bir sürü düşünce ve hayalle…
 
Tüm acelemiz Selanik’e biran evvel varmak ve Atatürk Evi’ni ziyaret etmek. Yolda hiç beklenmedik bir sürpriz tüm planlarımızı alt-üst ediyor: Yunanlı çiftçiler eylemde ve traktörlerle yolları kapatmışlar. İlk blokajdan sıyrılıyoruz ama ikincisinde bu kadar şanslı değiliz. Polis yolun ancak dört saat sonra açılabileceğiniz söylüyor. Kulaklarımıza inanamıyoruz; sanki şaka gibi. Bu durumda mümkün değil yetişemeyiz. Hâlbuki öğle yemeği için bile durmadı; arabada ne varsa yolda atıştırdık ki biran önce yol alalım.
 
Geri dönsek yolu uzatmaktan başka bir işe yaramayacak. Yaklaşık bir saatlik bekleme… Artık Atatürk Evi’ne yetişmek hayal. Selanik’ten zaten vazgeçtik; Makedonya sınırına hava kararmadan varmak niyetindeyiz şimdi. Bu sırada onlarca araç kimi geriye dönüyor kimiyse tali yollara sapıyor. Bekleme boyunca polisle yaptığım konuşmalar netice veriyor. Bir araç sınıra yakın bir köye gidecekmiş ve ara yollardan bizi de götürebileceğini söylüyor. Allah, diyoruz. Yarım saat kadar toprak ollardan geçerek ana yolların bloke olmamış yerlerinden giderek bizi Bulgar sınırına yakın bir noktaya getiriyor İstanbul’dan göçmüş bir ailenin torunu genç. Bugün şansımıza Türkiye’den giden mübadillerin çocukları ve torunlarına rast geldik ve çok yardımcı oldular sağ olsunlar.
 
Buradan sonrası kolay: Batı’ya Doyran yönünü takip edip Makedonya sınırına varacağız. Aya Paraskevi köyüne kırıyorum direksiyonu levhayı görünce. Bu da bir başka sürpriz. Yunanistan’daki birkaç aynı isimli köyden biri Seres yakınlarındaki bu köy. Azize Paraskevi’ye atfedilmiş kiliseye giremiyoruz ama köy çıkışında tam istediğimiz gibi güzel meyveleri olan seyyar bir bahçıvanın önünde duruyoruz. Kamyonetin başında kimse yok. Yandaki evden sesler geliyor; az yürüyüp sesleniyorum bahçedeki adamlara. Bana yaklaşan adam TR’li plakayı görünce başlıyor Türkçe konuşmaya. İnanmıyorum. Yine şanslıyız; keza Samsun’lu bir hemşerimize rast geliyoruz bu defa. Hemen Türkiye’yi soruyor; sonra da bizim nereli olduğumuzu. Ben şehrimizin adını söylüyorum ama o başına bir sıfat ekleyerek “güzel İzmir” diyor.
 
Bahçıvan çıkageliyor: ona da söylüyor nereli olduğumuzu. Portakal alıyoruz bolca… Neden mi çünkü Makedonya portakal fakiri de ondan. Zeytinyağı da öyle. Var var olmasına yalnız pahalı nispeten. Yola devam ediyoruz ama grevcilerle rastlaşmayalım diye köy yolları hep tercihimiz. Bu yüzden hız yapamıyoruz lakin daha çok yer görüyoruz haliyle. Yol kenarlarında küçük yapılar var sanki baca gibi, posta kutusu gibi… Hepsinde haç var; kiminin içinde mum yanıyor kiminde çiçek var. Bazılarında da resim…
 
Kerkinis Gölü puslu. Bulgar sınır levhalarından sonra Üsküp levhasını takip ediyoruz. Makedonya yazmıyor; sadece Üsküp. Uzun Yunanistan güncesini tamamlayıp Doyran’da sınıra varıyoruz. Burada İpsala’daki kadar şanslı değiliz. Bizi daha çok bekletiyorlar; daha yavaşlar; aracın yeşil kartını anlamayan görevlinin tuhaf sorularına muhatap oluyorum. Hava kararmak üzere. Doyran Gölü rüzgârlı. Valandovo üzerinden Yugoslavya zamanından kalma Avrupa’nın ilk otobanlarından olan bizim Almancıların çokça kullandığı ve bizi Üsküp’e direk götürecek otobana çıkmak niyetimiz.
 
Sürecek…


26 Ocak 2010  12:37:42 - Okuma: (525)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik