Yazı

Köklerimizden beslenmek
Köklerimizden beslenmek 

Ümran Songun

Hz. Mevlâna, Mesnevi’ de şöyle diyor:

 

"Herkes bir hayale kapılmış. Biri bir buğday tanesi için toprağı eşmede. Biri, define bulmak için toprağı kazmada…”
"Define kazıcıların, buğdaya alın teri dökenlere" karşı ezici üstünlük kazandığı dönemin getirdikleri günleri yaşıyoruz belki de...
Bugün "yalnız ve güzel ülkem" belirsizliklere mahkum, tehditlere maruz halde ise sadece define için toprağı kazanların,hayallerine cevap buldukları için değilmidir?

Türedi zıpçıktı dolar milyarderlerinin son yıllarda ayrık otu gibi pervasız çoğalmasına ve arsız naralarına karşılık, toprağı buğday tanesi için eşenlerin boynu bükük acı feryadı, çığlığı yankılanıyorsa.....Sağlığımızda da, memleketimizde de, milletimizde de, insanlığımızda da, geleceğimizde de "tehdit" bu değilmidir?
MESELEMİZ GÜNÜ KURTARMAK MI ? YARINLARIN TASASINA TUTUNMAK MI?

Yavrularımıza bıracağımız dünyayı o kadar bozduk ki. Tüm dengeler laçkalaştı, değerler erozyona uğradı.
.
HALA YARINLARIN TASASINA TUTUNACAK KADAR VAKTİMİZ VAR....
.
Birbirimizi severek, birbirimize destek olarak, teknolojiden uzak durup doğaya tutunarak, medyayı izleyip ona değer vermek, inanmak yerine; bol bol kitap okuyup kendimizi eğiterek, büyük alış veriş merkezlerini terk edip doğa ile iç içe yaşayarak ve tüm çip içeren her şeyi mekanlarımıza sokmayarak bu erozyonu önleyebiliriz.
.
Bizler mi teknolojiye sahip olduk. Yoksa teknoloji mi esir etti bizleri kendisine? Belki de günün birinde içimize yerleştirilen çiplerle düşüncelerimizi de yitireceğiz. Onların istediği gibi düşüneceğiz...
.
Tüm değerlerimizi yitirdik. Sevgimizi, birbirimize olan saygımızı, güvenimizi... Bütün gün televizyon karşısında nifak tohumları ekildi yüreklerimize. İnanmayı, güvenmeyi, sevmeyi, üzülmeyi, yardımlaşmayı unuttuk. Unutturulduk...
.
‘Öğrenilmiş çaresizlik, çaresizlikten daha kötüdür.’ Tüm çaresizlikler öğretildi bizlere hem de tekrar tekrar, üzerine basa basa. Tıpkı çekirge deneyi gibi: “Bir grup çekirge bir araya toplanır ve üzerleri cam bir fanusla kapatılır. Çekirgeler sıçrayarak buradan kurtulmaya çalışırlar fakat her sıçradıklarında cam fanusa çarparak yere düşerler. Tüm çabaları boşunadır. Sonunda oradan sıçrayarak çıkamayacaklarını anlar ve vazgeçerler sıçramaktan. Hiçbir çekirgenin sıçramadığı görüldüğünde cam fanus açılır. Çekirgeler artık sıçramazlar. Çünkü sıçradıklarında yine o cam tavana çarpacaklarını düşünürler.”
.
Üzerimize cam fanusu kapatanları görüp farketmemiz için kafalarımızı abuk sabuk şeylerle doldurup dikkatimizi dağıttılar, beyinlerimizi uyuşturup bizleri uyuttular. Bunun için de en güzel yöntem sanal ortamlar oldu. Gerçek olmayan boyutlar... Yıllarca onları gerçek sanıp yaşadık. Sanal ortamları sıcak insan temaslarına, sohbetlerine tercih ettik. Bir araya geldiğimizde sohbet edip gerçekleri konuşmak yerine, televizyonda sahte ve gerçeklerden uzak dizilere, para kazanma hırsıyla yatak odalarına kadar giren yarışmalara kaptırdık kendimizi. Dizilerde gördüğümüz evleri yaratmaya çalıştık mekanlarımızda. Amacımız, insanca yaşamak yerine iki mobilya, görüntülü telefon, LCD TV... oldu. Kin, kıskançlık, hırs, zalimlik gibi kötü huylardan arınmak yerine, kendi eksiklerimizi, çaresizliklerimizi başkalarında görüp kendimiz yerine onları suçlayıp yargılar olduk.
Oysa…

Bu dünyaya daha ilk geldiğimizde, oyunu hep kaybedecek olanın bizler olduğunu hiç düşünmedik. Bir sıfır mağlup başladık hayata. Sonuçta da… Günün birinde kaybedeceğimiz hayatlarımızı unuttuk hep.
Köklerimizle beslendiğimizi unuttuk.

Hiçbir canlı köklerine tutunmadan yaşayamaz oysa!
Her şey kökleri ile beslendiği sürece varlığını sürdürebilir ancak...

Nehirler bile suyunu herkesle paylaşır. Hiçbir çıkar beklemeden, akıtır sularını alabildiğine. Her nehrin sırtını yasladığı koca bir dağ vardır arkasında, yukarılarda bir yerlerde. Kimse bilmez, düşünmez onu…. Oradan alır kaynağını. Zamanı gelince de ihtiyacı olana verir alması gerkeni, gerektiği kadar.

Nehir misaliyiz aslında akıp giden bu ömürlerimizde. Yani herkesin de köklerini besleyen bir şeyi , bir akıl danışmanı olmalı işte. Sırtını yaslamalı o koca dağa. Çünkü akıldır bize bu dünyada bahşedilen en büyük şey. Aklını kullanmalı , zamanı gelince de akıtmalı paylaşmalı insan aldıklarını...

Biraz dikkatli bakınca hayata, o yol gösterici simgeleri bilmesini öğrenip görmesini bilince , her şey o kadar sade ve net, “bir tek şey” ki…

O, kaynağından aldı, köklerinden beslendi hep, yüz yıllardır. Var olduğundan beri… Hiçbir zaman unutmadı bunu, bizlerin sanal değil gerçek olduğumuzu ve köklerimizden beslendiğimizi unuttuğumuz kadar...!


22 Ocak 2010  21:58:43 - Okuma: (1507)  Yazdır




İstatistik