Yazı

Hoşgörü ve Tolerans
Hoşgörü ve Tolerans 

Asil S. Tunçer

Mustafa Kemal Atatürk

 
Yıl 1909. Yer Osmanlı İmparatorluğu. Büyük keşfin adı Asteroid 612. oldukça küçük bir gezegen. Onu daha da önemli yapan bir Türk gökbilimci tarafından keşfedilmiş olması. Gökbilimci bu keşfini bir uluslararası astronomi Kongresi’nde açıkladı ama inandıramadı. Çünkü o bir Türk’tü ve oradakiler kılığını beğenmemişlerdi. Antonie De Saint Exupery’nin Dünya Çocuk Klasikleri arasında yer alan romanı Küçük Prens’in yaşadığı minik gezegen. Üzerinde üç tane yanardağ ara sıra çıkan yaban baobaplar (Madagaskar’da yetişen bir tür ağaç) ve evcilleştirilmeye çalışılan bir gül olduğu söyleniyor.

Böylece önemli bir şey daha öğrenmiş oldum. Geldiği gezegen bir evden daha büyük değildi ama aslında bu beni pek de şaşırtmadı. Dünya, Jüpiter, Mars ve Venüs gibi büyük gezegenlerin haricinde isimsiz yüzlerce gezegen olduğunu biliyordum. Bu gezegenlerin bazıları öyle küçüktür ki, onları teleskopla bile fark etmek güçtür. Gökbilimciler bunlardan birini keşfettiklerinde, ona isim yerine bir numara verirler. Örneğin, asteroit 325 derler ona. Küçük Prens’in geldiği gezegenin asteroit B–612 olduğunu zannediyorum. Böyle düşünmek için iyi nedenlerim var”.

Roman böyle sürüp gidiyor. Küçük oğlum Asilhan’ın elinden düşürmediği bu kitabı o uyuduktan sonra kitabı elime alıyorum; şu satırlar bilhassa dikkatimi çekiyor: “Asteroit b-612’nin şansı varmış ki bir Türk önderi halkını, Avrupalılar gibi giyinmeye zorlamış. Gökbilimci buluşunu 1920 yılında, çok şık bir giysiyle tekrar sundu. Bu kez herkes ona inandı”.

Kitap’ta bir çelişki ya da anlatım farklılığı var. Başta gökbilimci diye lanse edilen Türk daha sonraki satırlarda bir diktatör olarak atfediliyor. Bunu aynı kitabı birkaç yıl önce okumuş olan büyük oğlum Ali Rıza fark ediyor. O kitapta Asteroit'i bulan Türk, bir diktatör diye tanımlanmakta. Fazla uzatmaya gerek yok. Bahsedilen kişi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bunu aslında Lord Kinross ”ATATÜRK, Bir Milletin Yeniden Doğuşu” adlı eserinde bahsediyor. Atatürk’ü sevmeyen ve çoğu zaman yerden yere vuran bu adam ne yapsa ne etse onun büyüklüğü ve dehası karşısında istemese de övmekten geri kalamaz. O yüzden de en ciddi Atatürk biyograflarından biri olarak da tanınır. Zira Atatürk’ün övülecek onca işi vardır ve herkesçe çok gıpta edilir ki düşmanları bile kendisine hayrandırlar.

1910’da genç bir subayken Fransa’daki manevraları izlemeye gittiğinde başında giydiği kalpak herkesçe tuhaf karşılanmıştı. Hâlbuki o kalpak daha sonra Milli Mücadele’nin daha doğrusu Kuvayı Milliye’nin milli giyeceği, simgesi olmuştur. Bilgi ve becerilerine güvenilmeyen ve ciddiye alınmayan bu subay daha sonra Çanakkale’de kendisinin ne derece dâhiyane bir komutan olduğunu herkese anlatacaktı.

Geleceğin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan bu büyük lider Lozan’a da bu yüzden kılık kıyafeti çok düzgün ve Fransızcası, Almancası sağlam adamlar gönderdi. İsmet Paşa bu heyete başkanlık ederek çok zorlu geçen Lozan görüşmelerini başarıyla tamamlayıp dünyanın sayılı büyük ve önemli anlaşmalarından birini imzalayarak yurda döndü. Sonrasında malum… Kıyafet Devrimi.

Avrupa kendi kıyafetine bakmaz ama seninkini beğenmez; kendi dilinden başka dil konuşamayan İngiliz senin İngilizceni beğenmez. Bu snop kültür Avrupalının daha Türkçesi İngiliz’in, Fransız’ın veya Alman’ın benliğine yer etmiştir. Kendileri üstün ırk diğer milletler köledir. Biz bunu Çanakkale’de, Sakarya’da hep gördük. Halen de BM’de NATO’da ve AB’de AP’da hem görmekteyiz.

Kendini beğenmişlik ve kibir bir toplumun yakalandığı amansız hastalıklardan biridir aslında. Türk toplumunu ayakta tutan dinamiklerden biri de hoşgörü ve mütevazılıktır. Toplumun bozulduğu anlarında ise hoşgörü hemen kendini kibre be burnu büyüklüğe bırakır. Bu yüzdendir ki her daim öğretiler ve bilgeler bu illetten toplumları uzak tutmaya çalışmışlardır. Nasrettin Hoca da aynı şeyi söylememiş mi? “Ye kürküm ye…”. Evvelce eski kıyafetleri yüzünden itibar görmediği ama ikinci kez kürk giyerek gittiği davette başköşeye oturtulup ziyafete çağrılan Hoca’nın oradakilere kendine has nüktedanlığı çerçevesinde verdiği ince derste de görmüyor muyuz?

Bu doğu din ve felsefesinde daha sık karşımıza çıkar. Batı’nın kendi iç dinamiklerine hitap etmeyen bu erdem, tarz olarak benimsenmediğinden hemen hiçbir batı felsefesinde yer almaz ve karşımıza da çıkmaz ayrıca. Yani uzun lafın kısası: Yunus Emre’nin “Elif okuduk ötürü; Pazar eyledik götürü; Yaratılanı hoş gör; Yaratan’dan ötürü…” dizelerindeki sonsuz hoşgörüyü hiçbir batılı endüljans karşılamaz.

Son yıllarda sıkça rastladığımız hadiselerdendir özellikle Dışişlerimizin elini boş döndüren özür beklentileri: Danimarka’daki Hz. Muhammed’i hedef alan karikatürlerden, Kuzey Irak’ta Türk Askeri’nin başına geçirilen çuvala; Diyarbakır’da küfreden Baydemir’den İsrailli Bakan Yardımcısı Alayon’a kadar daha nice özür dilemeyi bilmeyen kibir sahibi şahsiyetler… Yunus hoşgörüsü ile beslenmiş Türk edebinden nasibini almamış, İslami terbiyeden yoksun edepsizler. İnsanlığın yüzkaraları… Batı’nın insanlık tanımı da bizimkinden farklıdır.

Öte yandan işin bir diğer boyutu ise bu taraf yani bizler; hoşgörü sahipleri. Asla ve asla görmezden gelme ve aldırmaz takınma gibi bir gaflete düşmeyelim. Nitekim hoşgörü derken, görmezlikten gelme değil, anlayışla karşılama kastedilmektedir çünkü görmezlikten gelme ve aldırış etmeme anlamları sorumsuzluğu çağrıştırdığı için böyle bir durum hem dinî hem de insanî açıdan kabul edilemez. Maalesef bugün bu yapılmakta, sorunlara kayıtsız kalınmakta ve Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği kırmızıçizgiler yok olmaya ve hatta ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır.

Bu nedenle karıştırmayalım: hoşgörü kesinlikle tolerans değildir. Benzer ama aynı değildir. ‘Tolerans’ Batı’yı, ‘hoşgörü’ ise bizi çağrıştırır. Müslümanlıktan önce Türklerde hâlihazırda var olan müsamaha İslamiyet’ten sonra hoşgörü halini almış ama buna karşın ilkçağların dinsel bir problem olan toleransın, ilkin Hıristiyanlıkla birlikte Batı kültür dünyasında ortaya çıktığı söylenebilir. Bu sebeple de Batı’da tolerans denilince akla geçmiş dönemlerin din ve mezhep kavgaları gelmektedir. Açıkça aslında Batı ile aynı kavramları ve çağrışımları kullanmaz, bir açıdan da bazen farklı dilleri konuşuruz.

Zira toleransın kavram olarak ortaya çıkmasından ziyade, pratiğe geçirilmesindeki en büyük etken, insanlığın tahammül sınırının son haddine kadar zorlanması olmuştur. Adeta insanların, vahşice birbirlerini yediği, canavarlığın son şeklini aldığı bir dönemde şartlar, toleransın zorunluluğu ortaya koymuş, günümüz Batı’nın hukuki ve ahlaki altyapısını şekillendirmiştir. Protestanlığın ortaya çıkmasından sonra baş gösteren din savaşları ve buna bağlı mezhepler arasında ortaya çıkan Otuz Yıl savaşlarından sonra Westfalia (Westfalen) Barışı (1648) ve nihayet Batı’da insanların, birbirleriyle savaşarak bir yere varamayacaklarını görmeleri sonucunda farklı mezheplerden olan insanların bir arada yaşama zaruretleri pratik olarak benimsendi ve kabullenildi. Bu yüzden tolerans kavramının biraz kilise, biraz da kan kokması bu nedenle çok doğaldır.

Toleransta aldırmazlık, kayıtsızlık, nefret, kınama ve kabullenmeme, yani istenmeyen bir şeye katlanma vardır. Bu yönüyle de sevginin zıttı, hoşlanma ve bağlanmanın karşıtıdır. Hoşgörü de ise böyle bir şey söz konusu değildir. Hoşgörüyü sergileyebilmek için de içsel bir güce, duyguya ve sevecenliğe ihtiyaç vardır. Hoşgörü içinde fıtrat yani ırk, renk, din ve dil farkı gözetmeksizin yaratılan kavramını barındırırken tolerans bu farklılığa katlanmayı, karşılıklı çıkarlar doğrultusunda kabullenmeyi ve güçler dengesiyle çözümlemeyi içerir. Sizden özür dilemeleri için sizin güçlü olmanız lazımdır. Çıkarları varsa da katlanırlar.

Bunu en iyi bilen, gören ve çözümleyen Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’tü. Çünkü o çok uzak görüşlülüğe, üstün bilgiye ve özel yeteneğe sahipti. Bugün öyle bir lider ne yazık ki yok. Olsaydı şayet ne bize Diyarbakır’da küfredebilirlerdi ne de Kuzey Irak’ta kafamıza çuval geçirebilirlerdi. Yanılıyor muyum?


15 Ocak 2010  16:08:50 - Okuma: (419)  Yazdır




İstatistik