Yazı

Orgeneral Başbuğ’un verdiği vatanseverlik dersi
Orgeneral Başbuğ’un verdiği vatanseverlik dersi 

Etem Kutsigil

Hafızamı tazeleyip geriye baktığımda ilk dikkatimi çeken, o zamana kadar olmamış bir olayı hatırlarım.

Bu olaya gelinceye kadar, “ordudan atılan personel” kararları, Yüksek Askerî Şûra’da oy birliğiyle onaylanırken, ilk defa o yıl Şura üyelerinden sivil bir kişi, itiraz şerhi koyarak (karara katılmadığını belirterek) imza attı. Hafızam beni yanıltmıyorsa o kişi de, o zamanki Başbakan ve şimdiki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’dü. Ondan sonra gelen “Milli Görüş”çü Başbakan da, genellikle aynı uygulamaya devam etti.
O zamanlar bu olay sivil yönetimin, askerî yönetime (ilk başkaldırması) demeyelim de, ilk otorite gösterisi olarak ve böbürlenerek anlatılırdı.
Bu olayın sebebi de bir türlü kabul edilemeyen yurtta “İrticânın yükselişi”nin taraflardan birice “demokrasi”, diğerince de “Laik Cumhuriyet karşıtı” gibi taban tabana  ters algılanmasıydı.  Bu yüzden İrtica, Askerler ile Milli Görüş’çüler arasında bir duvar gibi yükselegelmiştir.  Açıkça söylemem gerekirse son yıllarda, iktidarın, askerlere karşı birçok olumsuz gelişmelerin sebebi bu duvarın varlığındandır.
Duvarın yükseliş sebeplerini o yıllara giderek, şöyle sıralayabiliriz: Erbakan’ın parti başkanlığı döneminde parti mensuplarının bir meydan toplantısında İstiklâl Marşı söylenirken “inadına yere oturması” ve yapılan gösteriler, İstanbul’da camii çıkışlarında yeşil bayraklar açılması ve şeriat istemlerinin dillendirilmesi, Erbakan zamanında pek çok cüppeli sarıklı tarikat şeyhine devletin konutunda ziyâfet  çekilmesi, (ki yasalarımız Müslümanlarda Diyanet İşleri Başkanı, Müslüman olmayanlarda, Dinî Cemaat Başkanlarının dışında, bütün din adamlarının Câmi, Kilise ve Sinagog dışında özel kıyafetle dolaşmasını yasaklamıştır.) Devlete karşı bir hareket olarak vasıflandırılmış, bu yüzden ordu, 22 Şubat muhtırasını vermeye mecbur kalmıştır.
Devletin sahipsiz olmadığını hatırlatan bu muhtıranın yarattığı “hınç” bu kesimce, bu kadar yıl geçmesine rağmen bir türlü hazmedilemedi. Hatta “büyük depremin, bu muhtırayla bağlantılı olduğu” halk arasında yayıldı.
Bu zihniyetteki iktidarın, memleketi getirdiği yer ise (görmek istemeyenlerin dışında) herkesçe görülmektedir.
Büyük vaatlerle yaptığı açılımların, ne hikmetse sonunu getiremeyen iktidar, son zamanlardaki üç isimli açılımla milleti birbirine düşman etme becerisini de göstermiş (!), PKK-DTP işbirliği ve bir kesim basın da bu yangına benzin dökerek yardımcı olmuştur.
Bu üçlünün adeta gizli kapaklı işbirliği, demokrasi adına (!) ordumuzu, yani en büyük güvencemizi yıpratmayı hedef olarak seçmiştir. Olaylar o dereceye kadar yükselmiştir ki, ordumuz bu üçlü tarafından ve yine demokrasi adına (!) “şamar oğlanı”na çevrilmek istenmiştir. Her haber bülteninde gözümüzün içine baka baka “kara”, “ak” diye yutturulmak istenmektedir. Şimdilerde, terörle mücadelede dünya kadar “ŞEHİT VEREN ORDUNUN VATANSEVERLİĞİ” yargılanmaktadır.
Az ve öz konuşmalarıyla tanıdığımız Genel Kurmay Başkanımızın sözleri, bu yüzden siyasî partilerimizce çok düşünülerek en kısa zamanda bir çare bulunmalıdır. Beylerden birisi “inadına demokrasi” diyor ya, DEMOKRASİDE “İNATLAŞMA” OLMAZ! DEMOKRASİ “UZLAŞMA” REJİMİDİR!
Not: Bu Beyler o kadar demokrasi âşığı iseler, bizlere seçtirdikleri adamları, “el kaldırıp, el indiren” robotlardan seçmesinler ve grup toplantılarında fikirlerine karşı olanlara da konuşma olanağı versinler.   Zira “tek seslilikten” bıktık. O zaman halk da ordumuza güvendiği kadar, siyasîlerimize de güvenir.

Gerisi hikâye!



18 Aralık 2009  19:42:00 - Okuma: (1327)  Yazdır




İstatistik