Yazı

‘Bir Garip’ Turizm Fuarı ‘09
‘Bir Garip’ Turizm Fuarı ‘09 

Asil S. Tunçer

Turizm Fuarı değil sanki ‘sosyete pazarı’

 
Bu Pazar ailecek n’apalım n’apalım diye düşünürken çocuklar uzun zamandır “baba bizi IKEA’ya götür; orda yemek yiyelim” taleplerini de göz önüne alarak önce IKEA’ada öğle yemeği ardından öğleden sonra da Turizm Fuarı’na gitmeye karar verdik. Düştük yola… IKEA’da yemek fena değil ama hijyen sıfır. Lavaboların ve yemek masalarının kirliliği; domuz gribine epeyce yardımcı olacak cinsten. 2010’a girmek üzere olduğumuz şu günlerde bir lokanta eğer IKEA’da olduğu gibi ıslak mendilden bihaberse benim başka diyecek sözüm yok. Tuvaletleri kullanmaktansa affedersin tut daha iyi. Oradan ayrılıyoruz, dosdoğru Fuara…

Uzun zamandır Fuar’a gitmedim; kesin bir şeyler değişmiştir ve biz ilk defa İzmir’e geliyormuş gibi yine acemi, çaylak dolanır dururuz dolap beygiri gibi derken yer altı otoparkı açıldığını tek girişin 26 Ağustos’tan yapıldığını keşfediyoruz tüm kapıları sırasıyla Lozan, Montrö, 9 Eylül, Kahramanlar ve 26 Ağustos Kapılarını yokladıktan sonra... Otoparkın girişi aynı adı taşısa da aslında Tekel tarafından gelince dümdüz giremiyorsun. Peki n’apıyorsun? Lozan Meydanı’na yöneliyor ve sola sert bir dönüşle kapıyı buluyorsun. Sola sert bir dönüş çünkü İzmir’in geçen yıldan beridir caddelerini daraltıp, refüjleri genişlettiler. Araç caddede ilerlemesin de insanlar araçlarından inip refüjde yaya yürüsünler diye… Yok, orada da rahat yürüyemezsin çünkü refüjlerin tam orta yerine yer çiçekleri diktiler… Neden biliyor musunuz? Siniriniz tepenize çıkınca saçınızı başınızı yolmak yerine bu çiçekleri yolun diye…

Ben ömrü hayatımda bu kadar saçma ve salak bir yol ve kaldırım planlaması görmedim. Karşıyaka-Girne Caddesi’nde Lunapark’ın oradaki Tansaş’ın önündeki refüje bir bakın. Eğri olduğu için trapezci gibi yan yürüyorsun. Yukarı Girne’den aşağıya düz bir hat şeklinde kaldırım ve refüj yok. Dalga biçiminde kaldırım taşları; eğri büğrü çiçek dikim sahaları. İnsanın o trafikte bu çiçeklere basmadan, yağmurda ve karanlıkta ortadaki çiçeklerin çevresindeki toprak, dolayısıyla çamura basmadan yürüyebilmesi ve karşıya sağ-selamet geçebilmesi için ya akrobat olup akrobasi yapması ya da ‘karşıdan karşıya geçme kursları’na gitmesi; ‘kaldırımda yürümek için özel ders’ alması lazım.

Söz konusu yeni kaldırımları yapan mühendisler kesinlikle ‘kaldırım mühendisi’. Yoksa normal inşaat mühendisliği okumuş bir adamın böyle bir ucubeye imza atacağını aklım kesmiyor. Bu yolları hangi akla hizmetle yaptılarsa da buna da bir cevap bulamıyorum: Çiğli-Ata Sanayi ve Egekent civarındaki yollara Allah aşkına bir bakın ve siz bir cevap bulun. İzmir’in Menemen, Bergama ve Ayvalık tarafına yani Çanakkale-Keşan güzergâhına, uluslararası bir yola araç sevkıyatını yaptığı, resmen kentin Batı Kapısı konumundaki bu yere öyle bir yol (pardon patika) yapmışsın ki bu kadar olur. Koca bir kaldırım; ama daracık bir yol. Koca Çiğli’yi bu kaldırımda mı yürüteceksin ki yolu daraltıp, tüm alanı kaldırıma çevirdin, sevgili Kaldırım Mühendisi arkadaş…

Gelelim Fuar’a… Araç park yeri sorunu İzmir’in en kronik sorunlarından ilk başı çekmeye devam ediyor. Bileti almak için gişeye yanaşınca üstte aracının tavanına sarkan bir demir boru var; bu araç yüksekliğini gösteriyor. Yani yüksekçe bir araç mesela Mersedes Vito ile turist getirdin yook! Giremezsin çünkü aracın yüksek… “Buraya tosbağaya bin de öyle gel” diyor tependeki sopa. Yeraltına oyulmuş sığınakvari park yerine girdik. Tavan o kadar yakın ki yere aracın anteni tek tek üst otoparkın tavanından sarkan donanımlara değerek ilerliyoruz. Adamlar yarım metre daha yüksek yapmaya korkmuşlar. Bunu yaparken de yarın bir gün buraya bir turist aracı gelir, Sprinter gelir, Volt gelir dememişler. Kim dinler ki İzmir’e turist gelmiş mi gelmemiş mi? Fuara girmiş mi girmemiş mi? Adamların umurlarında değil. İzmir’in en büyük sorunlarından araç park yeri sorunu çözülecekmiş, onlara… Arkamdaki bir maganda da habire selektör yapıyor, sanki otoparkın girişi düz yol da ben niye 90 yapmıyorum gibisinden…

Labirent gibi bir yeraltı otoparkına aracımızı park edip merdivenlerden yeryüzüne çıktık. Fuar’ın 9 Eylül Kapısı’na yakın konumdaki pavyona geliyoruz. Kapıda bize DUR çekiliyor. Bu turizmci “hoş geldin!”i mi acaba derken hanım görevli davetiyemiz yoksa giriş parası ödemek zorunda kalacağımızı söylüyor. Karı-koca rehber olduğumuzdan zaten kurumumuzca bize davetiye gönderilmişti; çıkarıp uzatıyoruz. Fakat kafama takılıyor ve sormadan edemiyorum: davetiyemiz olmasaydı ne olacaktı? 2 TL giriş ödeyecektik. Neden bir ziyaretçi koskoca fuara ücretsiz girer de turizm tanıtma pavyonuna gelince para öder? Hanım görevli cevaplıyor: “masraflar karşılansın diye…”

10 yaşındaki küçük oğlum bana “baba içerde sirk mi var? Lunaparka mı geldik?”diye soru sormaya başlıyor. Çocuk para lafını duyunca böyle bir şey sanıyor. 15’indeki büyük oğlum da sorulara kızıp “yok Asilhan, sinemaya geldik” diyor. Çocuk aklı işe; parayla böyle yerlere girileceğini ve gülüp eğlenileceğini bildiklerinden bu tuhaf uygulamaya onlar da şaşıyor. Kendilerine susmalarını tembihleyip hanım görevliye “yanlış bir uygulama olduğunu, bunun evinize gelen misafirinizden para istemekle neredeyse aynı anlama geldiğini” söylüyorum.

Parayı duyan birçok kişi kapıdan geri dönüyor. Herkes söyleniyor; uygulamayı protesto ediyor; turizmcileri kınıyor, para kesen yöneticileri eleştiriyor. Valla bana sorarsanız haksız da değiller… Arkadaşlar! Kendinizi tanıtmak için sizleri tanımaya gelen potansiyel müşteri, partner ve ziyaretçilerinizden para mı istiyorsunuz? Bu hangi anlayışa, hangi etiğe sığar? Neymiş, masraflar çıkacakmış. Neyin masrafı? Tuvalet kâğıdının mı? Yanan ışığın mı? Buraya katılanlar stand kiralamıyor mu? Hâlihazırda kiracılar para ödemiyorlar mı? M2.si 70 ila 80 Euro ödenmiyor mu, stand kurmak istenince… Yuvarlak hesap 350 civarında katılımcı için ortalama her stand en az 5–6 m2 olsa; siz hesap edin. Bu paradan 50 rulo tuvalet kâğıdı alınamaz mı? 5 paspasçı tutulamaz mı?

Her neyse… İçeri giriyoruz. Önce İZRO’da görevli arkadaşlara ‘merhaba’ demek için yollanıyoruz. Derken yazılarımı yayınlamak isteyen EgeLife Dergisi standına uğrayıp Cumhur Bey ile tanışmak için koridordan sağa dönüp aşağıya doğru yollanıyorum. Hanımla çocukların derdi bambaşka. Onların sıkıntısı, Tokat standından kuşburnu marmelâdı almak. Cumhur Bey’i bulamadığımdan ben de o tarafa yöneliyorum.

Gümüşhane standında kuşburnu bulmuşlar, beni cepten arıyorlar: Gümüşsu 800 gr.lık kavanoz 10 TL: Allah Allah, bir yanlışlık olmasın deyip Gümüşhane Standı’na kendim geliyorum. Fiyatı tekrar soruyorum, fiyat doğru; 800 gr.lık kavanozda kuşburnu marmelâdı tam olarak 10 TL. Almıyoruz ama çocukları ikna etmek imkânsız. Kuşburnu müptelası bizim oğlanlar başlıyorlar mızıklamaya… Turizm Fuarı’na getir ve onları eli boş geri götür; biraz zor. “Yavrucum; aynısı Pehlivanoğlu’nda yarı fiyatına”, diyorum ama anlamak istemiyorlar. Gediz Tarhanası ona keza. Her şeyin fiyatı misli misli. Bir tek Ayvalıklılar bu işi biraz adabına uydurmuşlar; bir şey alana hediye de veriyorlar. Ama birkaçı dışında geri kalanlar aynı. Turizm Fuarı değil mübarek sanki sosyete pazarı. Herkes “kör tuttuğunu öper hesabı”…

Ermenistan standı, bomboş. Suriye’de insanın yüzüne bakmıyorlar. Mardin’e uğruyorum. Çetom standında tanıdık yüzler yok bu sene. Bir bayan stand görevlisine elimi uzatıp kendimi takdim etmek istiyorum ama elim havada kalıyor çünkü bayan görevli elini uzatmıyor. Neden? İnançlarından… Düşünün turizm fuarında, ‘el sıkmak’ günahtır diyen bir stand görevlisi… Bu arkadaş ‘hakla ilişkiler’ yapıyor. Düşüncene saygılıyım ama bari yerine başkası gelseydi… Bu şekilde kime, neye hizmet ediyorsun? Bir arkadaşım sabahtan gitmiş; oradaki görevliler kendi aralarında Kürtçe konuşuyorlarmış; iyi iletişim kuramamış ve bir şey almadan ayrılmış. Doğru yapmış; şimdi tam bu kritik günlerde İzmir’in göbeğinde gel sen stand kur ve sonra da Kürtçe konuşmak da ısrar et. O zaman Kürdistan Fuarı’na katıl daha hayırlı iş yaparsın. Gelen kişi Türkçeden başka İngilizce de biliyor ama maalesef “Kürtçe nizani”.

Kimi erkenden dükkânı kapatıp, gitmiş; bu nedenle yer yer boş standlar göze çarpıyor. En renkli olanlar; bol mankenli otomotivcilerinkini saymazsak şayet, otel standları diyebiliriz. Haa... Bir de Hindistan Standı’nda inanılmaz bir kalabalık var. Görevliler bir o vitrinden bir bu camekâna yetişemiyorlar. Ben çaput ve takıdan başka bir şey göremedim. Yani burası da Çarşamba pazarı olmuş anlayacağınız…

Buraya gelirken acentelerle tanışmak, tur operatörlerini tanımak ve 2010 Turizm Sezonu’na daha hazırlıklı olmak, bu arada yazılarımı yayınlamam muhtemel dergilerle de yüz yüze görüşmek amacıyla gelmiştik. Gelmişken çocuklarımızı da anne-babalarının yaptığı iş ve çevresini tanıtmak gayesindeydik. Görüşemediklerim olsa da bir-kaç dergi ile çok yararlı temasımız oldu ve ayrıca Bitlis, Sinop gibi illerimizden davetler aldık; misafirperverlik gördük. Çeşme-Alaçatı’da çok güzel bir otel açılmış: Solto. Antakya’dan Keşif Tur ordaydı; güzel sohbet ettik.

Bu arada dönüşte Pehlivanoğlu Süpermarket’te durup kuşburnu marmelâdı almayı ihmal etmedik. Aynı marka: Gümüşsu, 800 gr.lık kavanoz; üstelik yanında bir de 400 gr.lık küçük kavanoz hediye… Fiyatı 10 TL değil; sadece 4.90. Üç kavanoz alana bir de araba çekilişi için kupon da veriyorlar üstelik…


16 Aralık 2009  09:14:55 - Okuma: (824)  Yazdır




İstatistik