Yazı

Salt'ta Bayram Namazı-1-
Salt'ta Bayram Namazı-1- 

Asil S. Tunçer

Türk Şehitliği’nde Kurban Bayramı

Tarih 22 Kasım 2009. Adana Havalimanı’ndan alacağımız yolcularımızla 9 günlük Suriye-Ürdün turumuza başlayacağız. Erkenden yola koyuluyoruz. Adana’da eve bayram harçlığı bırakmak için para yatıracak İşbank matik arıyorum; koca şehirde Eski Adana-Havalimanı arasında bir tek merkez şubede var para yatırabileceğiniz matik; o da çalışmıyor. Bu Adanalılar acep hesaplarına matikten hiç para yatırmazlar mı? Yoksa İşbank Adana’da İş(siz)bank mı olmuş? Adana, Pazar sabahı bomboş. Yollarda insan yok, araç yok. Atilla Altıkat Köprüsü sessizce, ilerleyen zamana ve unutulan geçmişe şahitlik ediyor. Köprü 23 Ağustos, 1982 tarihinde Kanada-Ottawa'da ASALA tarafından şehit edilen askerî ataşemize ithaf edilmiş. Kızıyla İzmir’de aynı dershanede okumuştuk. 2005’de bir genç köprüden atlayarak intihar etmişti. Her ikisinin de ruhları şad olsun.

Para yatıramadan havalimanına varıyoruz. İstanbul’da sis var ve uçaklar tehirli. Polis “burada bekleyemezsin” diyor. Otobüsü gönderip kendim beklemeye başlıyorum. Allah’ım yarabbim! Koca havalimanı yapın ama araç yanaşamasın. Terminallere giriş yok; gecikmeyi öğrenmek istiyorum ama ekranı zor görüyorum. Nihayet uçak iniyor. Yolcu için de, karşılayan için de zordur gecikmeli uçak. Herkes stresli ve sabırsız olur. 10 saat yolculuk yaparsın ama 10 dakikalık bekleme seni daha fazla yorar. Genelde de ilk olumsuz elektriklenmeler böyle anlarda olur. Daha ilk günden yolcunla kötü olur, tur sonuna kadar da düzeltmek için uğraşır durursun. Çok şükür böyle bir şey olmuyor. Sadece gecikmenin verdiği hafif bir gerginlik var; onu da çay molasıyla çözümlüyorum.

Üstüne yolumuz üstündeki Sabancı Merkez Camii’ni kısa bir ziyaret… İlk olarak Merkez Camii olarak 13 Aralık 1988'de temeli atılan binanın inşasını Sabancı Ailesi tamamladığı için ismi böyle. Toplam alan 52.600 m2. 1998'de tamamlanan cami bina olarak 6.600 m2.ye oturur. Mimari tarz olarak Sultanahmet, dolayısıyla Süleymaniye Camii’ne benzer. Selimiye Camii’ne de iç mekân yönüyle benzerlik gösterdiği bilinir. Cami, 28.500 kişiye sağlayabildiği ibadet imkânı ile Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun en büyük camilerindendir. Kubbenin namaz kılınan kottan itibaren yüksekliği 54 m. Ana gövdeye bitişik dört minare 99 m, son cemaat mahallindeki iki minare ise 75 m yükseklikte. Kıble cephesinde bulunan dört adet pano, büyüklük bakımından dünyada ki en büyük cami panoları.

Dini bayramlarda Sebil Çeşmesi’nden bal şerbeti sunulan camii 8 fil ayağı üzerinde yükselir. Camii, inşasının orta yerinde plan ve proje değişiklikleri yaşadığından fil ayakları üzerindeki havalandırma delikleri sonradan türkuaz öğelerle kapatılmış. Konumu itibariyle Adana’da ana ulaşım arterlerinin, demir yolunun ve Adana’yı çevre il ve ilçelere bağlayan diğer yolların kesim noktasında bulunması ve yüksek minareleriyle uzaktan bile görünüyor olması nedeniyle, şehrin adeta sembolü. Yalnız, ben bu camide sanki ana giriş yerine yandan giriş daha pratikmiş gibi algılıyorum Planda mecburen güneydoğu eksenli olması gerekliliği ve fiziki koşulları yönüyle de batıdan ve güneyden ulaşımın daha kolay olduğunu düşünürsek mihrap karşısı ana giriş bu haliyle avlunun ulaşımsız kuzey tarafına bakıyor. Haliyle de dış avlu köşe minareleri açısıyla bu yön camiye bakış derinliği kaybettiriyor. Sadece ana giriş ve mihrap aksında görüşü yakalama şansınız Menderes tarafından gelirken var.

Adana sesiz bir pazarını doyasıya yaşıyor ve biz eski Adana’nın boş sokaklarında yani çarşı içinde tur atıyoruz. İstediğimiz her tarihi kareyi görüntüleme şansı; gerekirse aracımızla duraklama fırsatı buluyoruz. Yine de boş sokaklar, otobüsteki insanları rahatsız ediyor. Bu psikolojiyi daha öncede yaşadım. Bir Pazar günü Mardin: sokaklar bomboş ve her yeri rahat dolaşıyorsunuz ama insanlar nedense ıssızlıktan rahatsız oluyorlar. Bu da bizim mesleğin tüyolarından: Sakın bir kente Pazar günü düşmeyin…

Reyhanlı’da verdiğimiz nöbetçi eczaneden ilaç tedariki molası ve bu arada bankamatikten para yatırma fırsatı işe yarıyor. Suriye’de bizdeki bazı ilaçlar yok. Onlardaki ilaçların bazıları bizde yok. Muhtelif gidişlerimden birinde ayak ağrısı için aldığım bir tablet beni neredeyse bütün gün uyutmuş ama asıl ayak ağrım kaybolmamıştı. Yurda dönünce komşum olan eczacı bey söz konusu ilacın Türkiye’de satılmadığını ve farklı bir grup olduğunu söylemişti. Bu yüzden yurt dışına çıkılırken muhakkak varsa kullandığınız veya olası gereksinim duyabileceğiniz bir-iki ilacınızı yanınıza alınız. Hatta gerekirse doktorunuzu da. (Bu da bayram şakası)… Hakikatte de otobüsümüzde yeterince doktorumuz var; arka taraf bir nevi doktorlar grubundan oluşuyor.

Suriye’ye Al-Hawa Kapısı’ndan giriyoruz. Bu Cilvegözü’nün karşı tarafı. Sınırda geçen seferlere oranla daha fazla oyalanıyoruz. Gerçi yolcularımız bu esnada free-shopları boşaltıyorlar ve zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorlar bile ama bizler bir oraya bir buraya koşuşturmaktan, ayakta beklemekten yoruluyoruz. Bu bayramda Suriye’ye Türk ziyaretçi akını var. Vizenin kaldırılmasıyla resmen patlama yaşanıyor. Sadece Hatay ilinden en az 25.000, tüm Türkiye’den yaklaşık 75.000 tatilci ve bayram ziyaretçisi Suriye’ye giriş yapmış duyumlarımıza göre. Belki de kapılarda bu denli oyalanmamızın nedeni biraz da bu. Suriye, tuvalet ve çevre kirliliği göz ardı edilirse Türk turist için ideal yerlerden. Bunun sebepleri arasında ilk sırayı yakınlığı, ucuzluğu ve kültürel birçok ortak noktanın olması yatıyor. Bizim 1 liramız 30 Suriye parası yani Suri’ye eşdeğer. Bu 30 kat ucuz anlamına kesinlikle gelmesin ama 1/3 veya en kötüsü ½ oranında bir fark söz konusu.

İlk günkü konaklamamız Hama; “kale” anlamına gelen kent bizde daha çok, Suriye Hükümeti’nin 1982 yılında Müslüman Kardeşler’e yönelik yaptığı operasyon ile tanınmakta. Muhafazakâr Sünnilerin çoğunlukta olduğu kentte giyim-kuşamda hemen bunu belli ediyor. Suriye’deki en büyük zirai kenti Hama, bizim Konya gibi tahıl ambarı resmen. Asi Nehri kentin içinden akıyor ve sınırımızdan Hatay’a ulaşıp, Amik’ten de beslenerek Harbiye’de Defne Suyu’nu da beraberinde alıp Samandağ’ın güneyinde Akdeniz'le buluşuyor. Adamlar alışık değil ya ülkemize su vermeye bu yüzden nehre “Asi” adını koymuşlar, tersine akıyor diye. Türkiye’den Suriye’ye aksaydı o zaman adı ‘uysal’ olurdu belki. Yemekten sonra üstün mühendislik yönleriyle Noria denilen su çarklarını daha yakından görme şansı buluyoruz. Emniyet binası da ayrıca ilgimizi çekiyor. Emniyet Sarayı demek daha doğru olur. Hama’nın arka sokakları ilginç mekânlarla dolu. Hele bir restorana giriyoruz ki adı Aspasia, Mardin ve Urfa’da gördüklerimizi misli misli katlar.

Mardin’deki kapalı taş geçitlerin aynısı olan abbaralardan dolanarak Nurettin Zengi Camii’ne varıyoruz. Kapalı olduğundan sadece dış resmini çekip ressamların olduğu sokağa yürüyoruz. Burada bir tablodan ayrılamıyorum. Kahve telvesinden Hama-Asi nehri su çarkları resmedilmiş. Topu topu 200 $. Türkiye’de benzerini bu fiyata zor alırsın. Ne bileyim otelden çıkarken yanıma para almamıştım; kalıyor. Olsun, kısa da olsa sohbet güzeldi. İnsanlar Türk adını duyunca hemen gülümsüyor; bildikleri Türkçe sözcükleri tekrarlıyorlar. Türkiye ve Türklerin saygınlık ve popülaritesinin iyi olduğu bir ülkede bunun rahatlığını ve mutluluğunu açıkça hissediyoruz. Sanırım başka bir ülkede 3.sınıf turist muamelesi görmektense burada 1.sınıf olmak insanımızda gizliden bir etki yapıyor ki kebap ve hurma veya tatlılar değil tek Suriye’yi bu denli çekici kılan. Ülke bu haliyle ayrıca destinasyon olarak farklı bir turistik çekiciliğe sahip.

Sabah tekrar nehir kenarına, çarkları gündüz gözüyle görmeye geliyoruz. Bu sefer akşamki ışıklı görünümün yerine siyahî ve gri tonlar giriyor kadrajımıza. Gündüz suya bakmanızı tavsiye etmem çünkü çok kirli. Bu nedenle akşam kaldığımız otelimiz Şam Palas’ın da içinde olduğu çarkın üst kısımları daha iyi açı olarak. Meydandaki Osmanlı dönemi saat kulesinden dönerek bir sonraki durağımız Humus’a doğru yola koyuluyoruz. Asi nehri üzerine kurulu onlarca barajı var Suriyelilerin ve bu nedenle nehir yazın nerdeyse Türkiye’ye ulaşamıyor. Bize Fırat Nehri üzerindeki barajlarımız yüzünden kafa tutan Hafız Esat’a “senin Asi üzerinde kurdukların ne?” diyememişiz anlaşılan ki bunca yıldır hep suçlanan taraf biz olmuşuz maalesef. Adamın resmini veya heykelini her görürümde içimden demediğimi bırakmıyorum. Yalnız oğlu Beşer Esat çok farklı ve Türkiye’ye daha dostane bir politika izliyor ve diyor ki; “Osmanlı İmparatorluğu Suriye’de emperyalist değildi. Eğer öyle olsaydı 400 sene bu topraklarda kalamazdı”. Bu ve benzeri yaklaşımlar her geçen gün bizi Suriye’ye daha çok yakınlaştırıyor.

Humus, şehir olarak Suriye’nin 3. büyük kenti ve Beşer Esat’ın hanımı buralı. Akdeniz’le ülkeyi buluşturan en önemli karayolu da buradan geçiyor. Palmira’ya giden ana yol da. Yani Humus, Suriye için çok şey demek. Camiini ziyaret ettiğimiz Halid b. Velid, Hz. Ömer gibi başta Müslümanlara karşıyken sonradan Müslüman olup onların saffında yer almış ve yaşamı boyunca hep savaş görmüş bir komutan. Cami, II. Abdülhamit döneminde esaslı bir onarımdan geçmiş. Camii içerisindeki kılıç şeklindeki süslemeleriyle kristal avizeler herkesin dikkatini çekiyor. Kubbede farklı bir “Allah Celle Celalehü” ile “Muhammed Salli Allah Alihi ve salli” yazısı gözümüze çarpıyor. Kubbe ve saçak çevresi ilginç süslemelerle bezeli. Pembeye çalan krem ve siyaha çalan gri renkte taş işçiliğiyle muazzam duran cami ana bina renkleriyle avlununkiler değişik bir sentez oluşturuyor.
.
.
Sürecek…


7 Aralık 2009  21:12:24 - Okuma: (797)  Yazdır




İstatistik