Yazı

Konçe'ye Mektup
Konçe'ye Mektup 

Asil S. Tunçer

Alışık olmadıkları bir öğlen sıcağıydı yine o gün; birkaç kişi aralarında belki Seydali (H)oca, Dabarın Yusuf, Aşik Hasan, Kaytar Mustafa vardı; bir kahve köşesinde oturmuşlardı ve birçoğumuz için yabancı olan bazı isimlerden bahsediyorlardı iç çekerek:

Ah sauk (soğuk) su da olsak şini (şimdi) o kayin gülgelerde (gölgelerde) otursak neydi be o günler, ben 1957 de adımı yazdım o kayina tam çeşmenın üstünde.

Konçe’den Selçuk’a göç etmiş birkaç kişi arasında geçen efkârlı bir konuşma. Son göç 1970lerde o zamanlar babam (H)ayrulla(h)’dan duyduğum kadar Konçe’de o yıllarda yaklaşık 120 hane Türk yaşarmış ve bu göçten sonra topu topu 25 hane civarında kalmışlar. Kalan aileler arasından bazıları Baro Emin, Baro Recep, Eyvaz Ailesi, Çerkezler, Kuduz Süleyman, Veysel, İsa Bekir, Domazet Osman, Tayyip (H)oca, Uzun Abdula(h), Cinci Recep… Bunlar şu anda benim hatırladıklarım.

Dönelim bizim kahve köşesinde oturan kişilere… Konçe’de kalan arkadaşlarına durumları hakkında bir mektup yazmaya karar verirler ama zor günler geçirdiklerini bir türlü itiraf edemeyecek kadar bu kişiler, aralarındaki Konçe halkına şakalar yaparak mektubun ana hatlarını belirlemeye çalışırlar. Ve nihayet aralarından biri; “bakın ne diyeceğim, gelin bunu yazalım” der. Derken başlarlar yazmaya… Selçuk’un güzelliklerini hayatlarındaki unutamadıklarını anlatmaya… Şöyle güzel, böyle güzel diye uzun uzadıya bir mektup…

Şimdi bu mektubun ne önemi var derseniz şayet size diyeceğim şudur ki; bu mektubu tam olarak kimler yazmış bilmiyorum ama Konçe’de uzun zamandır anlatılan bir hikâye var; o mektup için hele içindeki bir cümle var ki söz etmeye ve anlatmaya değer.

Mektupta, “Selçuk’un dağlarından yağ, ovalarından bal akar…” diye bahseder özellikle. Selçuk o kadar güzeldir ki, bu sözler yakıştırılmıştır bu güzel şehre ve zenginliği, refahı anlatılmak istenmiştir kısaca böylesi bir benzetmeyle. Bu cümleyle ayrıca gelenler geride kalan Konçelileri de kendileri gibi baba ocağını bırakıp anavatana yani buraya, Selçuk’a gelmelerini sağlamak istemişlerdir.

Cami Çeşmesi’nin orada ceviz ağacının derin gölgesinde, tam orak zamanı (buğday biçme mevsimi) yaşlı Konçeliler oturmuş genç bir çocuğun ağzından söz konusu mektubu defalarca dikkatle dinlerler. Tabi ki hepsi hüzünlü… Kiminin kardeşi, abası (ablası), agası (ağabeyi), kimininse anası, babası Selçuk’talar. Onları çok özledikleri kesin. Zaten sıcak bir yandan kavurur; hepsi şikâyetçi.

Yine dedemden duyduğum kadarıyla mektubu dinleyenlerin gözleri dolu dolu olmuş olmasına ama insancıklar belli etmez hüzünlerini ve derler, “gözümüze ter kaçar”. Sonra da çekine çekine ve çaktırmadan birbirlerine, usulca silerler gözyaşlarını biraz utana biraz da sıkıla.

Mektubu okurlar ve düşünürler Selçuk’ta olanlar şimdi ne ka(dar) Tumba Çeşmesi’ni, Tudunezi, Kaytar Çeşmesi’ni, Koneçki Dolu, Çayırlık Kaynağı’nı, Çeşmırkayı, Baroların Değirmeni’ni ve Dabarın Değirmeni’ni özlemişlerdir, diye.

Kolay değil tabi bütün o yemyeşil yerleri bırakıp gelmek ama orada yani Konçe’de yaşamak da o kadar kolay değilmiş çünkü insanların içinde hala Balkan Savaşları’ndan olaylar, Bulgarların ve Makedonların yaptıkları katliamlar, korkular vardı içlerine sinişmiş. Göç yollarındaki çekilen eziyetler ve çetelerin, komitacıların baskınlarında öldürülenler, hep dedemden dinlerdim; ben de korkardım.

Kosturun Deresi’ndeki katledilen Türklerin hikâyesini hele… O bile anlatırken sanki her seferinde aynı acıyı yaşar gibiydi. Konçe’de 3 gün içinde 124 kişinin katledilmesini mesela… Bazen elimden tutup gösterirdi; “burada Hüseyin Pehlivan’ı vurdular” diye… Nicemizin alçelerini (halalarını), tetelerini (teyzelerini) düvmüşler, acelerini (amcalarını) ve dayçelerini (dayılarını) tepelemişler buralarda… O kadar çok isim anlatırdı ki hepsini aklımda tutmak kolay olmadı ve ne ilginçtir tek tek kimi nerede vurduklarını biliyordu dedem. Küçük bir çocuktum tabi ki o zaman ve dedim ya (h)epsini aklımda tutamadım.

Dede neden çıkmadın kurtarmadın onları” derdim. Dedem de o zaman, “evladım biz saklanarak zor kurtulduk” derdi bana. Sonra ıslanan gözlerini saklardı bakışlarımdan, kaçırırdı ama ben anlardım bir şeylerin çok acı ve hüzün dolu olduğunu. Yüreği taş gibi dedemi bile ağlattığına göre…

Neyse, bu tür acılı hikâye çoktur; ben mektubun cevabını merak edenler için tekrar konuya döneyim… Birkaç gün sonra mektuba yani Selçuk’a göç eden ve ırgatlık yapan bizim göçmen Konçelilere cevap vermek için yine Cami Çeşmesi’nin yanındaki ceviz ağacının altında toplanmış bizim köyde kalan Konçeliler. Mektuba sözü kısa ama manası çok uzun bir cümle yazmışlar; yalnızca bir cümlelik bir cevapla kapamışlar zarfın ağzını. Hiç unutamadığım bu tek cümlelik cevap şu:

Güzel yazmışsınız… “Selçuk’un dağlarından yağ, ovalarından bal akar”… İyi yazmışsınız da cevabını yazmamışsınız bi(r) tek: Peki, bunlar kim(ler)e akar?
Konçe’den (h)epınıze çok selam edersık.

Kaynak: Hasan Dail. Konçe Köyü/Radoviş-Makedonya.


2 Aralık 2009  21:32:10 - Okuma: (1123)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik