Yazı

‘NEFES’
‘NEFES’ 

Asil S. Tunçer

“Kaplumbağa gibi kıçından ‘nefes’ alanların çektiği bir film”.

Filmin adından işkillendim ama yanılıyor olabilirim diye gitmeye karar verdim. Çocukların da ısrarı üzerine ailecek sinemanın yolunu tuttuk. Filmin afişinde çok şiddet içerdiği ve yaş sınırlamasına ilişkin bir ibare yer almadığından 10 yaşındaki oğlum da dâhil 15 yaşındaki büyük oğlum ve eşim toplam dört kişi koltuklarımıza kurulduk. Film başlar başlamaz bu sefer “13+” bir ibare perdede göründü. Biz bu sefer şaşırdık ama çok geçti. Çocuklar TV’lerde izledikleri asker içerikli film beklentilerinden patlamış mısır almak istediler; ben buna bile izin vermedim.
Film teknik olarak alışıldık Türk filmlerinin üstünde. İzlerken Hollywoodvari bir teknolojiyle çekilmiş havası veriyor. Çıplak bir dağın zirvesinin yakın görüntüleri ve ardından bir yüzbaşı ve timinin sınıra yakın ucube noktaya konuşlandırılmış bir sınır karakoluna aniden gelişiyle hazırlıksız yakaladığı asteğmen ve eratı haşlamasıyla daha açıkçası psikopatça itin deliğine sokmasıyla sürüyor. Daha o anda karar vermeye başladım: bu filmin Türk askeri aleyhine görüntüler içereceğine ve Türkiye’de askerliğin ağzına etmeye çalışacağına… Dedim sabır; belki yanılıyorum.
Askerimize hakaret eden filmde nedense Türk askeri karda, buzda çıplak ayak gösteriliyor ve psikopat yüzbaşı, “uyursanız ölürsünüz” bağırmalarını defalarca işleyerek insanda usandırma ve gizli bilinçaltı nefreti uyandırmaya uğraşıyor. Seyirci bilinçli olarak “şu askerlik, ne berbat şey” kıvamına getiriliyor. Sonra da “aman… Böyle komutanlara düştün mü, yandın!” ve “ben hayatta böyle bir yerde asker olmak istemem” şeklinde düşünmeye başlıyorsunuz.
Derken telsize lakabı “doktor” ki misyonu yaşatmak olsun ama asıl işi dağlarda Türk askerini yaşatmamak olan bir teröristin gizemli konuşmaları takılıyor. Burada ilginç diyaloglar var. Türk askeri adeta terörist karşısında suçlu ve olaylardan sorumlu hale getiriliyor. Ağız dalaşı ve Türk izleyicinin yerli filmlerde pek alışık olmadığı küfürleşmeler araya serpiştirilmiş ki Amerikan filmcilik mantalitesi ve izleme şekli havasına sokulmaya çalışılmış, esprili kareler yerleştirilmiş aralara bilerek seyirci ‘relaks’ olsun, gerilmesin diye.
Yüzbaşı teröriste “domuz gibi dağlarda sürüneceğine neden okulu bitirip doktor olmadın?” diye soruyor o da “senin devletinin okullarında okuyup sana hizmet edeceğime özgür olduğum dağlarımda yaşarım” gibisinden yanıtlıyor. Yani verilmek istenen ince mesaj, teröristin yüzbaşıya açıkça meydan okuması şeklinde: “bu dağlar benim (bizim), benim okuyamamamdan sen de suçlusun, ben bak senin yüzünden doktor olamadım…” filan.
Milletimizin bilinçaltında tıp fakültesini bitirmeyip dağa çıkmak durumunda kalmış birine karşı mutlaka bir acıma hissi uyanacaktır. Yüzbaşı da zaten psikopat; askerler de ondan arda kalmıyor davranış ve yerli yersiz gülüşmeleri, yaptıkları muzipliklerle kafayı yemiş görüntüsü veriyorlar çoğu zaman. Eee o halde, bunların karşısındaki insanlar masum ve dağda yaşamak zorunda bırakılmış insanlar, zavallı teröristler. Filmin kurgusu ve yöneltmeleriyle beraber seyirci psikolojik olarak filme ve yönetmene güvenmeye, kendi askerlerine bile güvenmeyen psikopat bir yüzbaşı –ki burada tamamıyla üst askeri erkânı da temsil ettiğinden, neredeyse “Türk ordusu (affedersiniz) tümden manyak, kafayı yemiş” kuşkuları başlıyor zihinlerde.
Bu arada karakola baskın düzenleyen bir grup teröristle (sözde) bizim asker arasında çatışma çıkıyor. Şiddetli patlamalar başlıyor ve ben 10 yaşındaki oğlumu, yanında da 15 yaşındaki ağbisini dışarı çıkarıyorum. Annesi de onlarla kalmayı yeğliyor; ben filme önüyorum. Bu arada bombardıman, alevler ve bağırtılar, kopan kafa kol gırlı gidiyor. Çocuklar zaten filmin tamamını daha görmeden “biz kesinlikle askere gitmeyiz” demeye başlıyorlar bile. Yani film amacına ulaşıyor: bu filmi izleyenler kesinlikle askerden ve askerlikten nefret edip, teröristleri zavallı sayacaklardır.
Öyle bir çatışma ki Türk askeri ateş altında ve daha zayıf, teröristler ise daha güçlü ateş ettiklerinden muzaffer kısım ilan ediliyor. Bu filmi PKKlılar çekse ancak bu kadar muhteşem sahneler olabilirdi. Enteresan olan bir diğer husus; Türk askerinin ölüş biçimi daha korkutucu ve ürkütücü; teröristlerin ise daha başı dik ve masumca, zavallıca. Burada ölüş tarzıyla Türk askerine kin ve nefret kusulurken ondan çaktırmadan intikam alınıyor. “geberin pislikler…” deniliyor sanki. Hele bir de yüzbaşının esir aldığı yaralı terörist kadın –ki ‘doktor’ lakaplı teröristin kız arkadaşı, ona çok sert davranması, kadına saygısız bu kumandandan o saatte daha da tiksiniliyor ve biran evvel gebertilmesi için dua edilir hale geliniyor. Hiçbir subayın sergilemeyeceği psikopatça davranışlar; kendi askerini öldürmeye yeltenmeler görülüyor.
Amaç dedim ya bizim askerin onurunu ve şerefini on paralık etmek. Askerlerin nasıl orası burası kopup parçalanarak şehit oldukları ve onları sevk ve idare eden subayların da nasıl bozuk birer ruh haline sahip olduklarını gösteriyor. Bu saatten sonra da o salondan çıkan bir anne oğlunu askere göndermek, oğlunu kafayı yemiş komutanlara teslim etmek istemez. Aynen öyle; çıkarken işittiğim konuşmalar bu düşüncelerimi teyit ediyor.
Hele onu frenlemeye çalışan zavallı asteğmen ile aralarında gizli bir çatışma ve sorgulama süreci seyirciyi bölüyor resmen. Yüzbaşının aksine davranan veya düşünen Asteğmen, burada farklı bir çözümlemeye götürüyor seyirciyi; yüzbaşı tamamen yalnız artık. Üniversiteli sivilden gelme insan daha mantıklı düşünüp teröristlere acımakta iken muvazzaf subay naletin teki ve “sorunu da siviller çözecek, askerler değil” veriliyor adeta bir serum gibi damla damla. Film çok profesyonelce ve gayet sinsice hazırlanmış. Çok kritik bir dönemde çok önemli süreçlerin yaşandığı bir zaman diliminde ustaca yedirmeler, hazmettirmeler açıkçası hainlikler peşinde olan bir yapım. Açılım basamaklarını PKK lehine hızlandırıcı bir katalizör.
Yüzbaşı, kendi kendine çözümlemeler yapıyor ve bir anlamda af diliyor ve suçluluğunu kabul ediyor; gizliden özür diliyor. “En büyük asker bizim asker” diye övündüğümüz askerimizin ve saygı duyduğumuz, komutanım ve paşam dediğimiz komuta kademesinin de son derece ruh hastası niteliğine bürünmüş, acımasız ve kesinlikle emrine asker verilmeyecek nitelikte, kumandanlık yapmaktan uzak tam aksine akıl hastanesine yatırılıp tedavi edilmesi gerekli psikopatlar olduğu ısrarla vurgulanıyor.
Öte yanda ‘doktor’ lakaplı terörist sürekli telefonda tehdit ediyor; “yakında geleceğiz” diyor ama bizim yüzbaşından tık yok. Yahu be adam, üstlerine haber ver. Destek iste. Hazırlık yap. Yok. Resmen kahroluyorum. Hadi yüzbaşının ‘doktor’u bir elinde kolonya şekerle karşılamadığı kalıyor. Burada asker aciz, ‘doktor’ lakaplı terörist yani PKK ise haklı ve güçlü tarafı simgeliyor. Adamın telefon konuşmaları ve ses tonu, onu efsaneleştiriyor; kahramanlaştırıyor. Yüzbaşının saçı sakalı, konuşma biçimi –ki aslında hiç böyle değildir, tamamen dağ eşkıyası imajını veriyor. Böyle düşünmeye zorlanan seyirci sonunda yavaş yavaş finale yaklaştırılıyor.
Filmde zaten askerin hep ‘pisipisine’ ölmesi var. ‘Şehitlik’ filan hava civa. Aynen bu yediriliyor. Yani askere gidersen böyle manyak adamların emrinde (affedersin) köpekler gibi ölürsün var. Ayrıca özgürlük ve dağlar doktor olmaktan daha önemlidir. Dağa çıkmak doktorluktan kıymetlidir gereğinde fikri de var gençlere açık açık. PKKlı olarak daha fazla hayırlı iş yaparsın ve terörist isen daha saygınlık ve itibar sahibisin aşısı yapılıyor deri altına. Yüzbaşının onca yıllık harp akademisi eğitimi ve komutanlık kariyeri, karizması bir terörist karşısında sıfırlanıyor.
Terörist öyle güçlü ki ateş ederken bizim asker Kırıkkale onlarsa makineli tarzı verilmiş. Yani ‘gücün’ teröristlerde olduğu, buralara askerliğe gelenlerin aslında bile bile ölüme geldikleri gösteriliyor. Koskoca komandolar, kedi yavrusu gibi tırsak ve korkak, aciz ve de oraya buraya sine sine teker teker öldürülüyorlar. Sahnelerde teröristler de aslanlar gibi saldırıyor ellerindeki yüksek teknolojik silahlarla; sonra da birer sanat abidesi gibi heykel duruşu kalıyorlar öylece. Bizim yüzbaşı da bir köşede oturmuş, korkudan gözleri fal taşı olmuş, askerinin birer birer nasıl gebertildiğini (maalesef öyle) seyrediyor resmen.
Sonunda da kendisi doğru dürüst bir mermi bile sıkamadan alnının ortasına yiyor mermiyi. Dikkat, burası çok önemli. Burada son noktayı koyuyor yönetmen. (Alçak) Yüzbaşıyı alnından vuruyor, ‘doktor’ terörist (sözde) mertçe. Bir Türk subayını aşağılayan kareler bunlar. Seyirci zaten yüzbaşının saçmalıklarına “yeter” demiş vaziyette direk karşı tarafa geçiyor. Sinemadan çıkan hemen herkes askerimizin değil, teröristlerin trajik yaşamlarını, dağa çıkmaktaki haklılıklarını ve kahramanca çarpışarak nasıl öldüklerini ve bir komutanın manyak yüzbaşı gibi değil, aksine doktor gibi adamlar olması gerektiğini vesaire akıllarından geçiriyorlar belki de; konuşmasalar bile… Sonunda ‘doktor’u da Türk askeri sırtından vuruyor. Bu da kalleşliği haykırıyor yüzüne seyircinin. Bu filmi askerlik yapmamış beyler ve şiddet sahnelerine dayanamayan hanımlar izlememeli. Neden? Çünkü askerliğini yapmamış biri sanır ki olaylar böyle ve askere gitmek istemez açıkçası. Hanımlar ya da anneler yani evlatlarını askere uğurlayacak potansiyel analar sanacaklar ki askerlik böyle oğullarının horlanacağı ve sonunda pisipisine ölecekleri bir yer.  
Final ise bence bir tür anti-Türklük paranoyası içinde olan yönetmenin kendini tatmin ettiği sahneyle son buluyor. Buradaki kareler çok kafa karıştırıcı. Yere düşmüş Atatürk büstü, ‘yıkılan’ Kemalizm; yırtık bayrak ‘parçalanan’ Türkiye… Masumca bakan bir terörist ve gerçeği görüp karşı tarafa yani teröristlerin tarafına geçerek onu vurmaktan vazgeçen bir Türk askeri… Yenilgiyi kabul etmiş ve pes demiş bir Türk halkı… Ayrıca oturur vaziyette, garip bir pozisyonda ölmüş bir başka terörist; ilgiyi kendi üstüne toplarken, yerde yatmayıp bizim şehit olmuş ve sere serpe yerde yatan Türk askerimize göre daha onurlu ve kişilik sahibi boyutlamasında daha şerefli kılınıyor.
Yere yıkılan Atatürk büstünü yerine koymaktan vazgeçen asker ise “Atatürkçü” düşüncenin boş bir söylem olduğunu kavrayan ve bu uğurdaki mücadelesinden vazgeçenleri simgeliyor. Kürt kökenli bir askerin ailesiyle Kürtçe konuşması –ki bu çok normal ve yeni bir şey değil ama özellikle Kürtçe ve Kürt açılımı sürecinde filmin nasıl bir PKK propagandası yaptığını göstermesi açısından manidar. Bu seyirciye hoş görünen kareler olabilir ama çözülmeyi hızlandırıp, milli direnci yok edeceği de kesin. 
Film, savaşı ve askeri mücadeleyi diyalektik bir bakış, materyalist bir felsefe ile eleştiren çok solcu söylemlerle memleket gerçeklerini, milliyetçiliği ve vatan için ölmek erdemlerini hiçe sayan bir çalışma. Türk insanının asker saygısını ve askerlik sevgisini, şehitlik duygularını yok etmeye yönelik bir PKK propagandası. PKK’ya karşı mücadele isteğimizi körelten, azmimizi bitiren, APO’ya olan nefretimizi yitirip gelişmelere teslim olmamızı ve PKK’ya karşı verdiğimiz mücadelene pişmanlık duymamızı bize telkin eden kasıtlı bir yapım. Devlete ve millete başkaldırıp bebek, çocuk, kadın ve yaşlı demeden binlerce vatandaşımızı hunharca öldürenleriyse kahramanlaştırmaya yönelik hazırlanmış bir ince eylem planının görsel aşaması.
‘Nefes’ filmi, bundan böyle Türk olarak değil, Kürt olarak ‘nefes’ almamızı isteyen aksi takdirde nefeslerimizi keseceklerini biz Türklere haykıran bir Kürt filmi. Daha da açıkçası PKK filmi. Eğer Türklük, Türkiye, Türk askeri ve Atatürk’ten nefret etmek istiyorsanız “Nefes” tam izlenecek bir film.
İyi seyirler!

18 Kasım 2009  22:32:36 - Okuma: (1248)  Yazdır




İstatistik