Yazı

Eskişehir Turu-2
Eskişehir Turu-2 

Asil S. Tunçer

‘Ateşte Açan Çiçekler’ diyarı Kütahya

 
Yemekteyiz… Şu TV’lerdeki Türk örf ve adetlerini alt üst eden meşhur ‘Yemekteyiz’ daha doğrusu “yememekteyiz” değil bizimkisi. Uşak’ta harika bir öğle yemeğinden bahsediyorum. Güvenilir kaynaklardan aldığım isimlerden birinde karar vermek zorundaydım. Ben yer, menü ve servis kıstaslarının yanı sıra eleme ölçütlerimde telefonda aradığım kişilerin nasıl konuştuklarına baktım ve burada karar kıldım. Yalnız menüde bir gariplik var: o da ana menüye gelinceye kadar doymanız ve ana yemeğe yer kalmaması. Bu yüzden bir dahaki sefere bence tersinden başlamalı. Restoranın adı ve esmer tenli garsonların yanı sıra bir de önümüze enfes bir çiğköfte gelince bu sefer dayanamadım sordum: “kuzum, siz aslen Gaziantepli misiniz”? Çünkü bu kebap ve çiğköfte Uşak işi değil belli… Cevap: “Ağrılıyız”. Helal olsun! Adamlar Ağrılı ama Gaziantep mutfağını çok iyi öğrenmişler ve bunu Uşak’a taşımışlar. İster misin yarından tezi yok bizim Uşaklılar da Antep mutfağını Ağrı’ya ulaştırsınlar… Öyle bir doyduk ki herkes akşam yemek yemeyiz herhalde demeye başladı. Uşak’ta bir kebap ustası arıyorsanız, Ezo Gelin doğru adres.

Kütahya’ya gitmek için 3 ayrı alternatif var. Benim tercihim giderken Dumlupınar yolu; dönüşüm Gediz üzerinden olacak. Kütahya’ya biran evvel varıp gezimizi tamamlamak istiyorum çünkü hava bilindiği gibi erken kararıyor. Şu saatlerin değiştirilmesi işine süper tav oluyorum. Avrupa’ya uyacağız diye yapmadığımız yalakalık kalmıyor hani. Hâlbuki bu AB’ciler affedersiniz bizi ayakta uyduruyor resmen. Kardeşim kıta Avrupa neresi Anadolu neresi. Biz ayrı bir coğrafya ve ayrı bir kültür ve de ayrı gerçeklikleri olan memleketiz. Biz kendi kendimize bir AB’yiz. Bizim zenginliğimiz ve öz kaynaklarımız değerlendirilse AB bize üye olmak için yalvarır.

Saatleri Londra’ya veya Paris’e uydurayım derken kendi ibreni şaşırırsın. Adam, Londra’da gün ortası cin toniğini yudumlamaktayken benim Karslım akşam yemeğini yiyip namazını çoktan kılmış oluyor. Ben mecbur muyum çok pardon Brüksel’deki hıyar öyle istedi diye ben öğleye doğru uyanıp ikindi vakti eve kapanmaya. Hani gün ışığı nerde kaldı. Zaten bütün işyerleri tüm gün lambalarını yakıyor; ister sen saatleri ileri al istersen geri. Senin derdin benim evdeki iki çift gariban 40 mumluksa, onu bilemem… Zaten tasarruf diye diye avizede ampul kaldı mı ki?

Yolcunu erken uyandıramazsın; sonra “sabahın köründe adam bizi kapıya dikti derler”. Gün ağarıyor ve saatler sonra saat daha yeni 09.00 olduğundan müze ziyaretine ancak (fiiliyatta öğle üzeri) başlayabiliyorsun. Güneş arkaya düşüyor ve biz öğle yemeğine oturuyoruz. Derken 3 saat sonra da hava kararıyor. Hoppala! İşin yoksa tıkıl otele. Müze ve ören yerlerini tam anlamıyla gezememiş bitirememişsin şimdi de akşam için animasyon bul. Yemek, içmek, eğlence saatler oluyor ama saate bakıyorsun hala 9’u buçuk geçiyor. Off off. Deveye sormuşlar: “neden boynun eğri?”. O da demiş“nerem doğru ki…”. Bizim işler de o hikâye.

İlginç bir güzergâhtır İzmir-Uşak-Kütahya-Eskişehir hattı. Ege kıyı ikliminden step iklimine kadar uzanan geniş bir yelpazede kat ettiğiniz her km sizi farklı bir alt iklim kuşağını dolar belinize. Benim güzel ülkemin çok zengin coğrafyası bize bin bir çeşitlilik sunmak için uzatmış elini. İzmir’in Kordon’undan alışık olduğunuz imbatdan alır sizi daha elinizdeki limonata bardağını bırakmadan Bornova-Belkahve’de köpüklü kahvenizin dumanını tüttürtür Ata’mın heykelinin ayaklarının dibinde. Kula’da başlar azar azar serinletmeye ki Yarenlerin getirdiği Perşembe keşkeği ağzını yakmasın. Bu serinlik Uşak’ta bir nebze artar ki o da battaniyemi almadan geçmesinler diyedir. Ardından sert bir Afyon havası öyle düşer ki önünüze Karahisar Kalesi’nden, cızır cızır kızarmış sucuğu üç çiğneyişten sonra çarçabuk yutasınız da üstü kaymaklı vişne şurubu çekmiş ekmek kadayıfıma yer kalsın diye.

Dedim ya Anadolu’m zengin çeyizi olan bir kızdır; acele acele atar kucağına tüm göz nurlarını ve el emeklerini, biran evvel sersin önünüze neyi varsa; öyle ya… Daha Salihli’de arkanıza baka baka vedalaştığınız sultaniye bağları üç adım sonra Eşme’de şeker pancarı tarlaları oluverirler birden; ardından saçlarını tarar bir kız misali başaklar fışkırır gökyüzüne sarıya boyanmış bir tuval misali Bayat Platosu’nda… O ne yetenekli bir ressamdır; ne ustadır ki yarışır tanrılarla, tanrıçalarla büyük bir gururla ve kibirle. Ve birden sonsuz bir hoşgörü, sevgi olur da üç ırmağa bölünür Gediz’de, Orhaneli’nde ve Porsuk’ta koşar son hızla üç ayrı denize Murat Dağı’nın eriyen karları, pınarları… Aynı uysallık ve masumiyet birden namus olur şeref olur ve üzerine yeminler edilir sonra da şahlanır mahmuz yemiş gibi Mehmetlerin tozluklarında yiğitlik ve mertlik dolu destanlar yazmaya Dumlupınar’da, Sakarya’da…

Güneş, dünyaya tükettiği enerjinin tam 2.500 katını gönderiyor ışın olarak. Ülkemiz ortalama yılın 2/3’ünü güneşli geçirir. El kadar panelle tüm evin sıcak suyunu 2 saatte hazır eden basit bir düzenek, ileri derece bir mühendislik çalışmasıyla bu ülkenin tüm enerji ihtiyacını çıplak dağlara kuracağı güneş ışığı emen ve enerjiye çeviren panellerle çözebilir. Her köyün beline yaslandığı ot bitmez tepesine az bir yatırımla ki uzun vadede çok daha karlı olacaktır, ısınma sorununu çözebilir. Bu da bize; orman, petrol, doğal gaz ve kömür tasarrufu olarak geri dönecektir. Hava kirliliğinden kurtulmamız ise işin cabası. Hele 2.000 m.nin üstündeki yükseltide ormanı olmayan bir ülkenin ki -Doğu Anadolu Bölgesi yaklaşık 2.200 m ortalama bir yüksekliğe sahiptir, bu sistem için idealdir. Doğu’yu kalkındırmak mı istiyorsun al sana proje; başla buradan.

Türkmen Dağı, bulutlarla süslü başını daha onca uzaktan bize gösteriyor. Çinili şehir Kütahya artık bir solukluk mesafede. Yeşile ve maviye kesmiş kubbeleriyle Çinili Cami’ye uzaktan el sallarken bu güzel eserin son yıllardaki bakımsız hali ve etraftaki pisliği gözlerimizin önüne geliyor. Kalem işi süslemeleriyle eşsiz güzellikte Ulu Camii defalarca onarım gördüğü halde hala ayakta durmak için direniyor. Tam 580 yıldır Germiyanoğlu Yakup Bey’i koynunda uyutan Gök Şadırvan adıyla da bildiğimiz imarethane yapısı bugün Çini Müzesi. Zamanında külliye olarak yaptırılan ve uzun yıllar Vahit Paşa Halk Kütüphanesi olarak kullanılan yapı, 1999 yılından itibaren dünyadaki tek çini müzesi olarak hizmet vermeye başlamış.

Kubbeli ve şadırvanlı orta mekâna, üç yönde kubbeli eyvan ile iki oda açılmakta. Türbe bölümü kesme taş işçilikli olup, burada topraklarını Osmanlı'ya vasiyet eden Yakup Bey'in çinili sandukası yer almakta. Türbe bölümünün önüne ise 20. yüzyıl başlarında Ulu Cami'nin tamirat nedeniyle kapatılması sırasında, ibadetlerin burada yapılması için mihrap eklenmiş. İmaretin bitişiğinde yer alan ve 1960'lı yıllarda yıkılan medresenin taş vakfiye kitabesi giriş kapısının güneyindeki niş içine alınmış. 39 satırdan oluşan kitabe, eski Türkçeyle yazılmış. Üzerinde Germiyanoğlu Yakup Bey’in vakfettiği yerler, burada çalışanlara verilecek ücretler ve medreseye gelen misafirlere nasıl davranılacağı belirtilmiş. Girişte sağda, İş adamı Rıfat Çini'nin müzeye bağışladığı değerli eski çinilerin de sergilendiği bölümden iç kısma geçince sağ tarafta bulunan odada en eski Kütahya çinileriyle çini yapımında kullanılan madde, boya, fırça ve desen örneklerini görürsünüz.

Topkapı Sarayı'ndan getirilen İznik çinilerinin en nadide duvar karo örnekleri ve özellikle biz Türklerin keşfi olan renler; türkuaz ile mercan kırmızısı çinilerin soluna doğru yer almakta. Tarihteki ilk toplu iş sözleşmesi olan ve 1766'da Kütahya'da imzalanan Fincancılar Anlaşması’nın bir örneği duvarda. Bu metnin orijinali Ankara'daki Milli Kütüphane’de. Fincancılar Anlaşması; zamanın valisi Ali Paşa huzurunda yapılan bir antlaşmayı gösteriyor. Buna göre; 24 iş yerinden başka iş yeri açılmayacağı; fincancı usta, kalfa ve çırakların alacağı ücretler; anlaşmaya uymayanların ölüme bedel kürek cezasına çarptırılacağı hususları tek tek belirtilmiş.

Müze’nin bitişiğinde ise suları dinmeden akan eski bir Sakahane ile hemen yakınında 2000 yılında Kütahya Müze Müdürlüğü tarafından yapılan kazılarda ortaya çıkarılan ilk Germiyan eserlerinden eski bir hamam kalıntısı bulunmakta. Vecidiye Medresesi bugün müze olarak hizmet vermekte. Buradaki güvenlik personelinin son derece yardım sever olduklarını ve birer gönüllü turizm elçisi gibi çalıştıklarını ve aldıkları maaşı fazlasıyla hak ettiklerini söylemek istiyorum. Herkesle tek tek ilgilenmeye, her mahiyetteki soruya samimiyetle ve sabırla cevap vermeye çalışıyorlar. Konuştuğumuz hemen her Kütahyalının konuksever özelliğiyle gerçekten Anadolu Türk insanını birebir yansıttığını gözlemledim. Bu haliyle Eskişehir’in yanında sönük kalan bu ilimizin çok daha fazla yatırım ve ilgiyi dolayısıyla turizmden daha fazla geliri hak ettiğini söylemeliyim. Demem o ki; “Ey Kütahya, ateşte açan çiçeklerin hiç kurumasın, solmasın!
Sürecek…


12 Kasım 2009  08:48:42 - Okuma: (533)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik