Yazı

Açılıma karşı olanlara…
Açılıma karşı olanlara… 

İbrahim Becer

“dönemeyeceğim, dönemeyeceğim, dönemeyeceğim, dönemeyeceğim, dönemeyeceğim, öleceğim, öleceğim, öleceğim, öleceğim…”

 
Çocuk akşam saat beşte mevziiye giriyor, ertesi sabah altıya kadar aynı nakarat. Tepesinden aşağı her şey yağıyor. Donsa da ritmi bozmuyor. Doksan dokuzluk tespih çeker gibi devam ediyor.
“dönemeyeceğim, dönemeyeceğim, dönemeyeceğim…”
İki saatte bir devriye atıyorsun değişen bir şey yok, plak takılmış bir kere. On üç ay boyunca, günde on üç saat aralıksız bu işkence böyle devam ediyor.
Elektrik yok, su yok, telefon yok, radyo yok, televizyon yok, gazete yok, çarşı izni yok, ziyaretçi yok!
Zifiri kara bir gecenin koynunda, gelmesi kuvvetle muhtemel düşmanı bekliyorsun.
Orada görev yapmak oruç tutmak gibidir. İçinde riya barındırmaz. Fiyatını bildiğin ne varsa değerini anlarsın orada. Su kaç lira mesela? Elli kuruş değil mi?
Peki, Ağustosta 1802 rakımlı tepede değeri nedir bir damla suya ulaşmanın. Önce 1802’yi tarif edeyim: Yüzünü güneşe döndüğünde önünde Beytüşşebap, Arkanda Kuzey ırak, Sağında Hakkâri, Solunda Şırnak
Özellikle çok konuşanlar açsın kulaklarını da dinlesin: Bütün bir gece nöbet tuttuktan sonra iki manga ayrılır. Mangalardan birinin sırt çantaları kırk litre su alacak kadar pet şişeyle doludur, diğeri de tepeden tırnağa silahlıdır. İnmeye başlarlar tepeden aşağı. Yukarıda da dev nikon dürbünle geçecekleri yollar taranır. Suyun başına gelindiğinde silahlı manga emniyeti alır, diğeri de suya doğru ilerler. Çok acele bir şekilde kırkar litre su sırt çantalarına doldurulur ve emniyetli bir şekilde geri çekilinir. Sonra tırmanma başlar. Yaklaşık bin metrelik kayalarla kaplı bir araziyi aşmak zorundasınızdır kırk küsur derece sıcağın altında.
Bitmiş bir vaziyette yukarı çıkıldığında kişi başına düşen su ne kadardır; üç litre falan. Bu suyla yemeğini yapmak, çayını demlemek, su içmek, tuvalete gitmek, velhasıl suyla yapılacak her şeyi yapmak zorundasın.
Banyo olayı yok, toprak bitine teslimsin. İlk başlarda rahatsız etse de sonraları alışıyorsun. Çünkü akrep ve yılan gibi daha büyük dertlerin var.
Tuvaletin etrafına mazot dökmek zorundasın mesela. Neden? En çaresiz anında akrep sokmasın diye. Mazot haşereyi uzaklaştırır…
Tuvalet dediğinde etrafı panço çadırla kaplı derin bir çukurdan ibaret. İçinde kireç var ekstra olarak. İşin bittiğinde hacetini gördüğün yere kireç dökersin ki salgın bir hastalık olmasın.
Kireçle, mazotla hacetini görüyorsun…
Bak iki şey anlattım şu ana kadar: İlki, bir üs bölgesinde suya nasıl ulaşılır, ikincisi de tuvalete nasıl gidilir.
Sevmiyorum bu konuda konuşmayı ama konuşmak zorunda kalıyorum. Oradan dönüp de atıp tutanlardan, koca koca kahramanlık kitapları yazanlardan hoşlanmıyorum.
Ama memlekette bir insan tipi peyda oldu ki; Onlara kızsam mı, gülsem mi bilmiyorum. Elinden tutup götüreni olmasa, o dağlarda hacetini göremeyecek adam Bana savaşı savunmuyor mu o zaman cinlerim tepeme geliyor.
Sana bir damla su verenin olmasa, o dağ senin için kerbela olur haberin var mı?
Bak, tekrar üstüne basa basa söylüyorum: İntikal, çatışma, pusu, baskın, taciz falan demedim. İki insani ihtiyaçtan bahsettim sadece o kadar.
Denemesi bedava! Sıcak yatağını terk et ve bir geceyi tavşan tepede geçir gel de göreyim seni. Eğer ki yaparsan oradaki insanın neler çektiğini anlarsın.
Yemedi, yapamadın diyelim. Bak o zaman dinle Beni: El kasığından düşene güvenip burada savaş naraları atma. Ölenin üzerine bir bayrak örtmekle bu iş bitmiyor çünkü.
Dönünce gördük çünkü: El, elin eşeğini türkü çağırarak arıyor…
Geçende Orada görev yapan bir Albay’la karşılaştım. Laf döndü dolaştı “nefes” filmine geldi. “Nasıl buldun” dedim, “Hiçbir şey anlatmamışlar ki” dedi.
Gerisini Sen düşün…


10 Kasım 2009  13:25:36 - Okuma: (1107)  Yazdır




İstatistik