Yazı

Eskişehir Turu-1-
Eskişehir Turu-1- 

Asil S. Tunçer

Uşak Müzesi ve Karun Hazineleri

Artık gezilecek yer denilince akla ilk gelen bir Rum köyü veya kilisesi değil günümüz turizminde. Mesela bir modern yerleşim ve kısa sürede yenilenen yüzüyle yepyeni bir kent görünümüne bürünen örnek bir ilimiz var ülkemizde, alternatif bir destinasyon olarak. Neresi mi? Dilim eski demeye varmıyor ama ne yapayım adı öyle; Eskişehir. Hafta sonu için ideal bir gezi güzergâhı. Gerek Başta İzmir, İstanbul ve Ankara, Bursa gibi çok sayıda yakın yerleşimlerden çoğunlukla 2 bazen de bizim gibi 3 ve 4 günlük turlarla bu kente akın akın tatilciler geliyor.

Daha önce iki daha gittiğim kentin bu sefer çok daha fazla değiştiğini gördüm. İlk gittiğimde yıl 1999’du ve kent bugünkü görünümünden oldukça uzaktı. O zaman kentteki eli ayağı düzgün 1-2 otel vardı ve biz zoraki bunlardan birinde kalmıştık. İkinci gidişim ise tur değil, Anadolu Üniversitesi’nde bir konferans vermem için davetli olarak gitmiş ve sadece bir gece A.Ü. içindeki misafirhanede kalmıştım. Hem Türkçe hem İngilizce iki ayrı konferans birden tertiplenince doğal olarak programımın yoğunluğu sebebiyle ayrıca kenti bir gezme ve tanıma fırsatım olmamıştı. (Bu konferansın içeriği için lütfen bakınız) http://e-gazete.anadolu.edu.tr/ayrinti.php?no=2675 Yalnız yol boyunca gördüğüm kadarıyla yarı tamamlanmış veya tamamlanmak üzere yeni yapı ve alanlar gözüme çarpmıştı o zaman. Yani o olağanüstü hareketlilik demek ki bugünün habercisiymiş aslında.

Geçen hafta 3 günlük bir tur için Uşak, Kütahya ve Eskişehir’e yolumuz düştü. Gezi programımız özel katılımcıları ve zamanlaması açısından rutin turlardan biraz farklıydı. İlk durağımız Uşak Arkeoloji Müzesi idi. Malum; Karun Hazineleri’nin sergilendiği o çok önemli müzemiz. Dıştan bakınca pek bir şeye benzetemediğiniz; beklentilerin aksine gayet mütevazı ve ufak tefek bu müze olan ama boyundan büyük ve altından kalkamayacağı işlere imza atan bu müzeye, teknik bir sorun nedeniyle kapanmasına yarım saat kala yetişebildik. 12.00-13.00 arası kapatılacağı için haldur huldur gezimizi tamamlamak zorunda kaldık. Aksi takdirde tam 1 saat kaybedecektik. Saatler de geri alındığından çabuk akşam oluyor yani hava erken kararıyor. O ayrı bir sorun. İçimden kendi kendime soruyorum. “Bu saatlerle niye oynarlar? Kime bir faydası var? Bu müzeleri neden öğleleri kapatırlar? Personel değişmeli öğle tatili ve yemek saati uygulamasına sokulamaz mı? Örnekleri var…”. Güvenlik görevlisi salondakilere “saat 12.00’de kapatıyoruz” diye seslenmesiyle tekrar anlatımımı tamamlayıp grubumu dışarı alıyorum. 10-15 dakika da fırsattan istifade bahçede dolanıyoruz. Dışarısı da içerisi kadar olmasa da yine de değerli eserlerle dolu. Birileri alçak parmaklıkları aşıp yerde duran bir eseri götürse kayıp kayıptır.

Aslında bir buraya kocaman bir müze şart. El kadar müzede bu eserlerin sergilenmesi ve korunması zor. İçerde dünyanın neredeyse en önemli ve en büyük hazinesi yatıyor. Bu hazine tarihte parayı ilk bulan millet olarak kabul ettiğimiz Lidya Krallığı’na ait. M.Ö. VII. Yüzyılın ilk yarısında Gyges ile başlayan Lidya Devleti parayı icat ederek insanlık tarihindeki önemli bir buluşu gerçekleştirdi. Bu buluş, ilk çağ dünyasının ekonomik gelişimini hızlandıran bir olay oldu. Lidya’nın ilk çağ dünyasında en zengin ülkesi olmasının bir nedeni de Bozdağ’dan (Tmolos) çıkan ve başkent Sardis’ten geçerek Gediz Çayı’na (Hermos) karışan, Sart (Paktolos) Çayı’nın alüvyonları arasındaki altın zerreciklerinin varlığıydı. Burada çıkarılan altın Lidya’nın kaderini de belirledi. III. Sülalenin son Kralı Kroisos babası Alyattes’in ölümünden sonra M.Ö. 560’da tahta geçerek akıl almaz zenginliği sayesindeki ününü ve “Karun kadar zengin” deyimini günümüze kadar taşıdı.

Salihli’yi geçer geçmez başlayan ve “Bintepeler” diye adlandırılan bölge, söz konusu Tümülüslerin bolca görüldüğü alandır. Hepsinin içinde ayrı ayrı birer hazine yatmakta ve 1.derece korunması gerekli bir açık hava müzesidir. Eğer korunmazsa aynen 40-45 yıl önceki talanlar yaşanır ve bu sefer belki o zamanki kadar şanslı olmayabiliriz. Aktaracağım hadise yakın zamanımızda yaşadığımız ve bir ibret ve aynı zamanda diğer misallere örnek teşkil edecek nitelikte bir davadır.

Uşak’ın 25 km batısında ve İzmir karayolu üzerinde bulunan Güre kasabası yakınlarındaki, M.Ö. 560-546 yılları arası ve bu Krallık dönemine ait Tümülüslerde 1965- 1966 ve 1968 yıllarında yapılan kaçak kazılarda çıkarılarak yurtdışına kaçırılan ve uzun mücadelelerden sonra 1993 yılında geri alınan eserlere “Karun Hazineleri” denmektedir. İlk soygun 1965 yılında Toptepe Tümülüsü’nde gerçekleştirilmiş ve bundan 1 yıl sonra 06.06.1966 yılında İkiztepe Tümülüsü kazılmış, buradan çıkartılan eserler de tıpkı bir öncekinde olduğu gibi A.B.D’ ye kaçırılmıştır. Güre’deki üçüncü Soygun 1968 yılında Aktepe Tümülüsü’nde yapılmıştır. Tesadüfen bulunan mezar odasında bu kez altın ve gümüş gibi hediyeler yoktur çünkü mezar Bizans çağında soyulmuştur.

Anıtsal Mezarlardan kaçakçılar tarafından çıkartılıp yurt dışına satılan Karun Hazineleri dolaylı yollarla Metropolitan Müzesi’ne satılmıştır. Bu hazinelerle ilgili olarak Kültür bakanlığı girişimlerde bulunmuş ve sergilendiği müzeden istemiştir ama sergilenen olumsuz tavır üzerine 1987 yılında zaman aşımına 3 gün kala müze aleyhine New York Eyalet Mahkemesine, Kültür Bakanlığı’nca dava açılmıştır. Dava süredursun, bir taraftan da belge niteliğinde delil toplanmaya başlanırken diğer taraftan da Uşak Müzesi eserlerin çıktığı alanda kazılara başlamıştır. 1987 yılında Aktepe Tümülüsü’nde yapılan çalışmada kaçak kazıdan geriye kalan ve mahkeme için çok önemli delil teşkil edecek buluntular ele geçmiştir.

Ayrıca 1990 yılında Eyalet Mahkemesi kararıyla 4’ü Türk, 2’si Amerikalı toplam 6 kişilik bilirkişi grubu Metropolitan Müzesi depolarında tespit çalışmalarında bulunarak detaylı bir rapor da hazırlamışlardır. Dava 1993 yılına kadar devam etmiş, mahkemeyi kaybedeceğini anlayan Metropolitan Müzesi yetkilileri Türkiye’ye değişik teklifler getirirse de, bunların hepsi reddedilerek kararlılığımız sonuna kadar gösterilmiştir. İleri düzeyde yapılan müzakereler sonunda, müze yönetimi Güre’den kaçırılan hazineyi Türkiye’ye geri vermeyi kabul etmiştir.

Nihayet 1993 yılında anlaşma sağlanarak Karun Hazineleri, ülkemize getirilmiş, önce Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve 1996 yılından itibaren de Uşak Müzesi’nde sergilenmeye başlanmıştır. 2.500 yıl öncesinin sanatsal değerini ve el işçiliğini gösteren Hazine, günlük hayatta kullanılan malzemelerden olmayıp, sadece mezar odasına konulan hediyelerden ibarettir. Bu eserler altın, gümüş ve bronzdan yapılma çeşitli kap-kacak ile pişmiş toprak seramiklerinin yanı sıra taşlı bilezikler, küpe, damga mühürlü yüzükler, koku kapları, gerdanlıklar, broş takılar, çeşitli kolye ile törensel tütsü ve sunu kaplarından oluşmaktadır. Daha dışarıda çok eserimiz mevcuttur. Gelmesi için büyük mücadele gerekmektedir.

Bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiyi daha önceki yazılarımda vermeye çalışmıştım. Şimdi tekrar etmek istemiyorum. Eğer hatırlamak isterseniz, tarihi varlıklarımızın özellikle 19.yy.dan beri nasıl yağmalandığını, ülkemizden A.B. ve A.B.D. müzelerinde sergilenen söz konusu eserlerimizin akıbetini ve çalıp şuan pişkince sergileyen yaklaşık 14 müzenin nasıl yine edepsizce “elimizdeki eserler tamamıyla bir dünya kültür mirasıdır” diyerek geri vermek istemediklerini ve üstüne üstlük “onları sergileyerek dünyaya hizmet ediyoruz” diye de suçlarını yani hırsızlıklarını nasıl örtbas etmeye çalıştıklarını tüm ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz. Bunun için lütfen geçmiş yazılarıma, http://www.turizmhaberleri.com/KoseYazisi.asp?ID=485 'a göz atınız.

Geçtiğimiz yıllarda bu müzemizden maalesef en gözde eserlerden olan atlı broş şeklindeki “Kanatlı Denizatı” çalınmıştır. Gerçi hâlâ inanasım gelmiyor; diyorum acaba bu eser daha müzeye gelmeden değiştirilmiş miydi? Veya yoksa taa başından bize sahtesini mi verdiler? Burada üstünde durulması gerekli konu müzelerimizin henüz istenilen düzeyde tam bir korunmaya sahip olmadığı, paha biçilmez eserlerimizin yeterince korunamadığıdır. Tam anlamıyla “Allah’a emanet!”iz anlayacağınız. Bununla ilgili önceki haftalarda yayınlanan bir başka yazım da mevcuttur. http://www.turistrehberleribirligi.com/koseyazidetay.asp?Kimlik=35

Uşak bunlardan sadece bir örnek. Aydın Müzesi, Konya Müzesi hemen aklıma gelen diğer isimler. Ortaklar’dan (Magnesia ad Meandrum) getirilen çok değerli Skylla mesela, Aydın Müzesi’nin bahçesinde açıkta duruyor. Çok detaylı ve ince işçilikle yapılmış süslemeleri en ufak bir darbe hatta sert bir temasla bile kırılabilir. O kadar değerli ki Magnesia Ören yerindeki alçı kopyasını bile çalmışlar. O halde gelip bir şekilde aslına neden göz dikmesin! Bence bahçede öylece duran çok nadide bu eser istenilen düzeyde özenle korunmuyor. Bu geziden önce çocuklarımı götürmüştüm. Kendilerine çok değerli olduğunu söyleyince onlar da bana dönerek, “baba, madem çok değerli niye dışarıda yağmur altında?” diye sormuşlardı. Çocuk aklı işte! Yağmurda bile ıslanmasına karşı. Ona kalsa kafese koyacak. Ben de pek bir şey diyemedim doğrusu. Çocuk aklına büyük aklım yetişemedi o anda.

Bize rehberlik kursunda da söylemişlerdi: “Bu memlekette defineciler arkeologlardan, hırsızlar da polislerden daha iyi çalışır” diye… Haa! Bu arada geçen senelerde bizim apartmanın kapısını omuzlamış götürmüşlerdi sabah vakti; ayak izi, parmak izi fasa füse… Yenisini taktırdık. Demek ki söylenen söz doğruymuş! Hadi kapı neyse… Almanya, Fransa, İngiltere, Avusturya ve A.B.D… Heriflerin müzeleri ağzına kadar güzelim yurdumun eserleriyle dolu. Adamlar ellerinden gelse Anadolu’nun altına tekerlek koyup tümden götüreceklermiş neredeyse… Biz ya uyumuşuz ya da çok uyanık davranıp memleketi hırsızlara üç kuruşa peşkeş çekmişiz. Elin adamları gelip tek başlarına çalmadılar sonuçta. Biz de yardım ettik; göz yumduk veya ayakta uyuduk; hâlâ da uyuyoruz. Aynen Şair Eşref’in de dediği gibi:

Bir Soğan Soyuluyor, Yaşarıyor O (Güzelim) Gözler,
Bir Devlet Soyuluyor, Aldırmıyor(uz) (Biz) Öküzler.

Sürecek…


6 Kasım 2009  09:13:41 - Okuma: (725)  Yazdır




İstatistik