Yazı

Taşı Sıksan Lezzet Fışkırır Gaziantep’te
Taşı Sıksan Lezzet Fışkırır Gaziantep’te 

Ümran Songun

“Ben Gazianteplilerin gözlerinden nasıl öpmem ki onlar yalnız Gaziantep’ i değil Türkiye’yi de kurtardılar.” K. Atatürk.

         Şehitler için yaptırılan şehrin ortasındaki anıtta Atatürk’ün bu sözleri yazıyordu. O günlerde Gaziantep’e gelen Atatürk’ün, balkonuna çıkıp konuşma yaptığı bina, üzerinde taşıdığı kurşun delikleri ile hala sapasağlam ayakta duruyor. 
        1 Nisan 1920 ve 8 Şubat 1921 tarihleri arasında İngiliz ve Fransızların işgali altında olan Gaziantep bu işgale on bir ay direndi. İşgal sırasında 6317 kişi şehit oldu. TBMM’ de alınan bir kararla 6 Şubat 1921 de Antep’e “Gazilik” unvanı verildi.
       O günlerden bu güne değişen ne oldu? Bence değişen bir şey yok. Gaziantepli yine aynı… Yaşamak için direniyor; çalışıyor, üretiyor, yaratıyor, sanayi ve ticaret alanında önemli atılımlar kaydediyor. Şu durumda Gaziantep, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin en modern ve en gelişmiş kenti haline gelmiş durumda.
        Hava kararıp şehre girdiğimizde, şehrin üzerini bir duman bulutunun sarmış olduğunu gördük. Önce ne olduğunu anlamadık. Sis var sanırım diye düşündük. Fakat ne hikmetse bu sisin lezzetli bir kokusu vardı. Sonra her köşe başında cazır cuzur kebapçıları görünce sis sandığımız dumanın sebebini anladık. 
        Taşı sıksan lezzet fışkıracak burada. Damak tadının ne olduğunu anlamak için Gaziantep’i yaşamak gerekiyor. Gaziantep insanı “lezzeti” yaratmış. Acının da tatlı kadar lezzetli olduğunu ispatlamış. Antep fıstığından türeyebilecek her türlü yiyeceği hayal etmiş ve hayal ettiğini yapmış. Her türlü meyvenin pestilini yapıp arasına Antep fıstığı koymuş. Şekerlemeler, lokumlar, helvalar, kurutulmuş meyveler de Antep fıstığından nasibini almış. Baklavayı saymıyorum, o zaten adını ve lezzetini tüm dünyaya kanıtlamış, baklava çeşitlerine gelince, gözlerinizi kapatın ve olabilecek her şekli düşünün.
       Yollar, sokaklar, caddeler sıra sıra dükkanlarda, hayal edemeyeceğiniz tatlarla bezenmiş. Dükkanların dış cephelerine kurutulmuş dolmalık biberler, kabaklar, patlıcanlar asılmış. İsimlerini bilmediğimiz rengarenk bitkiler kurutulmuş ve düzenli bir şekilde dükkanların önüne sıralanmış. O yörenin tarhanası da çok farklı. Bir kısmı kağıt kadar ince, eline alıp çıtır çıtır yiyebiliyorsun. Bir de taş görünümlü tarhanası var. Kuru nanesinin kokusu ise hala burnumda.   
         O yöre insanları bizim buralarda aç kaldığını söylüyor. Haksızda değiller hani...
      
         Bakırcılar çarşısına yakın bir hana girdik.   İki renk taşla kemer yapılarak örülmüş koca kapısının üzerinde bir levhada. “Tütün Hanı Turistik Çarşı ve Cafeterya” yazıyordu. Hanın ortasında üzeri açık büyük bir alan vardı. Büyük dış kapıdan içeri girildiğinde görünen bu geniş bahçeli alana “ hayat” deniliyor. Hayatın değişik yerlerinde farklı amaçlar için kullanılan odalar var. Bu odalar dükkan olarak kullanılmış. Dükkanlarda bakır eşyalar, takılar, kırmızı renkli deriden yapılmış yemeniler(çarık), tahtadan yapılmış oyuncaklar, süs eşyaları... satılıyor. Hayatın tam ortasında üzeri kilimle örtülmüş büyükçe bir çadır var. Çadırın içi de kırmızı renkli halılarla döşenmiş ve kenarlara minderler atılıp her minderin önüne siniler ve sinilerin üzerine de nargileler konulmuş. Bu görüntü gözlerimizi kamaştırdı. Aynı hayata açılan bir  kapı daha vardı ki bu kapı bir mağaraya inen merdivenlere açılıyordu. İsmi “ Mağara Cafe.” Olan mağaraya indiğimizde nemli ve serin bir havanın varlığını hissettik. Mağaranın girişinde bir kuyu vardı. Kuyunun üzerini cam ile kapatmışlar. Üzerindeki cam vasıtası ile suyun kuyudan çıkışını görebiliyorduk. Mağaranın içerde oda gibi bölümleri vardı. Duvarlar yine o yörenin taşları ile örülmüş, bazı bölümler ise doğal hali ile bırakılmıştı. Ortam loş ışıklarla aydınlatılmış. Odaların bir kısmı halı ve minderle döşenmiş, diğer kısımlar ise sedirler sandalyeler ve masalarla döşenmişti. Gaziantep’in meşhur “Menengiç kahvesini” bu mekanda yudumladık. Menengiç o bölgede ekimi yapılmadan ekolojik olarak yetişen doğal bir bitki örtüsü. Yöreye göre çitlembik, çıtlık, bıttım gibi isimlerle de anılıyor. Yani Antep fıstığının yabanisine “menengiç” adı veriliyor. Menengiç ağaçları aşılanarak Antep fıstığı ağacı elde ediliyor. Menengicin mercimek büyüklüğünde meyveleri oluyor. Bu meyveler kavrulup daha sonra öğütülüyor ve suda kaynatılarak kahve gibi içiliyor. Ayrıca menengicin hemoroidi iyileştirici, nefes açıcı ve öksürük giderici özelliği de var.
        Menengiç kahvemizi de içtikten sonra otele gidip dinlenmeyi hak ettiğimizi düşünüyoruz. Sokak levhaları ve o yöreyi tanıyan Arkeolog arkadaşımız Yusuf sayesinde otelimizi kolaylıkla buluyoruz. Otelimiz Mado’ nun tam karşısında. Mado o kadar güzel bir binaya yerleşmiş ki adeta bizleri kendisine çekiyor. Bu arada Mado’ un anlamının “ Maraş Dondurmaları” olduğunu biliyor muydunuz? Tabi otele gidip dinlenemiyoruz. Güzelim pastaların fotoğraflarını çekerken yanımıza bir garson yaklaşıyor ve bizleri içerdeki pastaları da görmemiz için binanın içine davet ediyor. Mado, beş katlı bir binaya ve binanın önündeki bahçeye harika bir dizaynla yerleşmiş. Her katı ve bahçesi özenle döşenmiş, burada oturup bir kahve içmek müthiş keyif verici. Her katını da müze gibi gezmek mümkün. Duvardaki tabloları da saatlerce seyredebilirsiniz. Pastaları ise birer sanat eseri yemeğe asla kıyamazsınız.
...devam edecek.


5 Kasım 2009  01:17:41 - Okuma: (1145)  Yazdır




İstatistik