Yazı

Taşların Leziz Dili Güneydoğu Anadolu
Taşların Leziz Dili Güneydoğu Anadolu 

Ümran Songun

Taşlar hüküm sürüyor bu bölgede. Duygular, hüzünler, sevinçler taşlarda dile geliyor. Sımsıcak insan figürleri ısıtıyor kentleri.

Taşlar daha bir sıcak, daha bir hoş görünüyor insan eliyle şekillendiğinde... Dünyanın en eski kentlerinde...
         Bu bölgede görüp yaşadıklarım beni çok etkiledi. Sıcacık insan ilişkileri ve yaşadığım misafirperverliği bir an önce yazmak istedim. Fakat anlattıklarıma kimse inanmıyordu. Ya ben farklı görüyordum her şeyi, ya da bir şeyleri görmekten acizdim. Kafamın karmaşası içimle çelişti bir süre ama hayır bu benim Güneydoğu Anadolu’mdu ve yaşadıklarım gerçekti.   
         Gaziantep hava limanından sonra ilk uğrak yerimiz Kilis oldu. Bilmediğimiz bir bölgede, tanımadığımız insanlarla ilişkilerimizin boyutu önce korkuttu bizleri. Nasıl karşılanacağımız, hangi izlenimleri bırakacağımız biraz içimizi geriyordu.
         Kılık kıyafetimiz dahi fark yaratır mı düşüncesi ile çevremize baktığımızda, beklediğimizin aksine sıcak gözlerle karşılandık. Önce kısa bir şehir turundan sonra yemek yiyebileceğimiz bir yer aramaya başladık.
        Daracık sokaklardan geçtik. Sokağın her iki yanını beyaz ve kirli sarı renkli yerel taşlardan yapılan konutlar oluşturuyordu. Konutların kapı girişleri ve pencere kenarları renkli taşlardan oluşmuş taşlarla çevriliydi. Şehirde bir canlılık ve hareket vardı. Küçük küçük dükkanlarda hemen her meslekten küçük esnaf arı gibi çalışıyordu. Yorganları ve yatak örtüleri muhteşemdi. Demircilik, kalaycılık, yemenicilik(çarık şeklinde yapılan ayakkabılar), dülgercilik, debbağcılık(deri işleme) ve taş işlemeciliği gibi el sanatları usta-çırak ilişkisi ile kök salmış durumdaydı. Ayrıca Suriye’den getirip ucuza sattıkları kaçak eşyalar da vardı. Bir de arabaların plakaları dikkatimizi çekmişti çünkü ilk kez plakası Arapça yazan araçları görüyorduk. Dikkatimizi çeken bir şey daha vardı, şehrin içinde ve dışında büyük marketler yoktu. Yani şehir kendi canlılığını kendi kanı ile el emeği ve alın teriyle besliyordu. Demek ki Kilis, kentleri iliğine kadar sömüren kan emicilerle henüz tanışmamıştı. Kilis, çalışıyor ve üretiyordu. Mimarisi ve yemekleri konusunda Suriye’nin etkisi altında kalmış olan Kilis’in Camilerinin minaresi de bizim yörelerdeki minarelere benzemiyordu.
        Yeni restore olmuş büyük bir taş binanın önünde durduk. Kilisin en iyi lokantası olduğu söylenen “Yaren Taş Mekanlar” da yemek yemeğe karar verdik. Lokanta, yan yana dizilmiş odalarının her biri caddeye bakan, küçük odacıklardan oluşmaktaydı. Önce oturmak istediğimiz odayı seçmek için her bir odayı tek tek dolaştık. Her bir oda farklı tarzda döşenmişti. Bir oda yer minderleri ile şark usulü döşenmişti, ortada sini, yerlerde bakır eşyalar vardı ve duvarlara rengarenk kilimler asılmıştı. Diğer odada birbirini kesecek şekilde iki sedir ve ahşap ayaklar üzerine cam oturtularak yapılmış iki masa, yine duvarlarda kilimler vardı. Bir diğer oda ise birden fazla masa alacak kadar büyük ve kalabalık gruplar için hazırlanmıştı. Her bir odaya Mahmut Hoca Sofrası, Dostlar Sofrası gibi farlı isimler verilmişti. Dolu olan odaların kapılarına “ misafir var” yazan bir levha konulmuştu. Kilis tava, oruk, kübbülmüşviyye... Diye isimlendirdikleri yerel yemeklerinin lezzeti bir harikaydı. Hele yemekten sonra “katmer” ismini verdikleri tatlı ağızda mükemmel bir tat bırakıyordu. İnanın katmerin tadı hala damağımda.
     Az zamanda çok yer görmekti niyetimiz, bunun içinde günlerce plan yapıp bir çizelge hazırlamıştık. Fakat yaptığımız planı pek uygulayabildiğimiz söylenemez. Yine de oturarak zaman kaybetmemek için yemekten sonra tekrar şehri dolaşıp aracımızın bulunduğu yöne doğru yürüdük. Çocukluğumda seyyar el arabaları ile dondurma satılırdı. Sanki o günleri yaşadım Kilis’te. Aynı şekilde seyyar el arabası ile meyan şerbeti satan bir seyyar satıcı gördük. Şerbetin Tadını merak ettik ve içmek için birer bardak meyan şerbeti istedik. Yabancı olduğumuzu anlayan satıcı nereden geldiğimizi sordu. “İzmir’den geldik” diyerek yanıtladık sorusunu. Satıcı; “Siz bizim misafirimizsiniz, sizden para alamam” dedi. Biz içtiğimiz şerbetin parasını vermek istiyor, satıcı almamakta direniyordu. Sonunda parayı alması konusunda onu zorla ikna ettik. Yöre insanının misafirperverliği hoşumuza gitmiş ve bizleri şaşırtmıştı.
         Akşam konaklama yerimiz Gaziantep olacaktı. Hava kararmadan Gaziantep’e doğru yola çıktık. Gaziantep’in şehir planı harikaydı. Otelimize gitmeden önce Gaziantep’i görmek istiyorduk hava kararmıştı ama bakırcılar çarşısı açıktı. Işıkların altında çarşı şıkır şıkır görünüyordu. Yanan ampullerin ışığı altında hala çalışıp bakırları işleyen ustaları izledik.
Bir başka dükkanda bir tahtayı eğmek için uğraşıyordu elek ustası ve küçücük çırağı ona çay getiriyordu. Kıpır kıpırdı çarşı, insanlar yürürken birbirlerine çarpmamak için dikkat ediyorlardı. Önünde hasır tabureler olan bir çay ocağında oturup çay içmek bile çok keyifliydi. Çay da çaydı hani. Klorak değil mis gibi çay kokuyor, içenin bir daha çay içeceği geliyordu.
        İmam Çağdaş’ta yediğimiz yemeklerin lezzeti hala damağımda. Hiç acı yiyemeyen ben acı yiyordum. Kocaman dolmalık biberler müthiş acıydı ama bir süre sonra tadı acı gelmiyordu ne hikmetse. Yemekten sonra ağırlık çökmüyordu insana. Bir o kadar daha yemek yese insan hiç rahatsızlık hissetmeyecekti. Acı mı yemeğin hazmını kolaylaştırıyordu yoksa etler mi farklıydı çözemedim. Bir de yemeğin üzerine baklava yenmez derken, aman tanrım o ne baklavaydı öyle!... Anladım ki ben bu güne kadar hiç Antep baklavası yememişim. Bizim buralarda Antep baklavası diye satılan baklavalar Antep baklavası değilmiş oysa.
...devam edecek.

31 Ekim 2009  01:56:26 - Okuma: (953)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik