Yazı

Edebinizle gelin!
Edebinizle gelin! 

İbrahim Becer

“Nenem, beş yüz altına satılmış bir köleydi; Dedem, beş yüz altını sayan bir derebeyi. Köpek kanı, kurt kanı birbirine girdi, İkisinden ortaya çıktı bir kurt köpeği…”

         Ben, babası Çerkez, Anası Yunan muhaciri olan bir Türküm. Dünyaya gelişimiz biraz da yukarıdaki dörtlüğe nazire yaparcasına olmuştur.
         Ben çok muhacir dinledim. Yunan zulmü nedir, Rus gaddarlığı ne demektir bilirim.
         Çerkezler, yıllarca Karadeniz’den çıkan balıkları yememiştir biliyor musunuz? Sebebi de, 1864 sürgününde Onları Anadolu topraklarına taşıyan gemilerin daha fazla sefer, daha fazla para mantığıyla soydaşlarını denize döküp balıklara yem etmeleridir.
         Sürgüne maruz kalan Halkların acı tecrübelerini Sizler de araştırıp öğrenebilirsiniz.
         Nihat Sami Banarlı Üstadın, “Türkçedeki yabancı kelimeler” konusunda ettiği bir kelam vardır ki yaşadığımız duruma da ışık tutar niteliktedir: “ Türkçenin çok fazla yabancı kelime içerdiğini söyleyenlerin atladığı bir konu var; o da şudur: Biz bir İmparatorluk mirasçısıyız. Döndüğümüz seferlerden sadece ganimetle dönmemişizdir. Gittiğimiz toprakların dillerini de getirmişiz ve Türkçeye sokmuşuzdur” der.
         Türklerin durumu, biraz da içine giren yabancı kelimeleri seçip çıkartmaktan ziyade, onları bünyesine alan, sarıp sarmalayan Türkçeye benzer.
         Eşiğine düşen başı kaldırmakla geçen bir ömrün serencamıdır Türk Tarihi. Ne Kürdü Saddam’a teslim etmiştir, ne Çerkezi Çara.
         İstersen bir numara küçük ayakkabı gibi kalleşçe, adice arkadan vur. Balık hafızası denilen hafızası vardır, unutur.
         Kötü niyetliysen enayi dersin. Bizim gibi kendini can havliyle kollarına atanlardansan önünde saygıyla eğilirsin.
         Başı da bu yüzden beladan kurtulmamıştır. Yavşak ki, kanlandı ne zaman bit oldu, üç günde de it olup, beşinci gün musallat olmuştur başına.
         Acımasız da olduğu görülmüştür; Amma bir şartla: Kimsenin kanına ekmek doğramamıştır, ciğerini kebap edip yemedikçe.
         On sene önce Şırnak’ta dağda görsem, ne yapacağım konusunda zerre miskal tereddüt etmeyeceğim Sizler; sınırdan elinizi kolunuzu sallaya sallaya girdiniz. Kan kustum, kızılcık şerbeti içtim dedim. Madem ki, barış olacak, artık kan akmayacak Ben hakkımı Size değil ama Devletime helal ettim.
         İnşallah Fatih ve Mehmet de bana helal ederler. Şu anda, her ikisinden de helallik alma imkânım yok.
         Bu Ülkeye saygınız olmayabilir, bayrağına saygınız olmayabilir, dağlarına saygınız olmayabilir, yaşayan hiçbir şeye saygınız olmayabilir.
         Her şeyi anlarım da, Taziyeye de mi saygınız yok!
         Biz, Bizimle yürüyüp, Bizim için düşenlerin acısını hala yaşayıp küllendirmeye çalışırken, Sen elinde hançer Bizi yaralamaktasın.
         Gel, etme eyleme, böyle yapma! Bu saatten sonra bu yarayı deşme.
         Kulun gücüne gittiği gibi, Allah’ın da gücüne gitmekte.
         Hikâyeyi bilirsin:
         “ Ermişin biri, her sene memlekete giderken berbere gider ve saçlarını tamamen kazıtırmış. Yine o sene memlekete gitme zamanı gelmiş ve berbere gidip saçlarını kazıtmış. O sırada yan dükkânın kendini bilmez çırağı gelmiş ve kendini tutamayarak Ermiş’in dazlak kafasına bir fiske vurarak: “kabağa bak, kabağa!” diyerek dışarı çıkmış. Berber, koltukta oturanın Ermiş bir zat olması sebebiyle özür üstüne özür dilemekteymiş ki dışarıdan bir feryat yükselmiş. Bir de bakmışlar ki, çırak al kanlar içinde yerde yatmakta. Bir arabanın altında kalmış. Bunun üzerine Berber, Ermiş’e dönerek: “Ayıp değil mi Sana, koca bir Dervişsin, bir cahil Sana “kabak” dedi diye gücüne gitti ve beddua ettin” demiş. Ermiş, başını iki yana sallayarak yanıt vermiş: “Kabağın gücüne gitmedi Berber Efendi, Bostancının gücüne gittiyse orasını bilmem!”
         Kuldan utanmıyorsanız Allah’tan utanın. Çünkü bu Devlet utanılacak bir şey yapmadı…

25 Ekim 2009  00:40:17 - Okuma: (642)  Yazdır




İstatistik