Yazı

SATALA-I
SATALA-I 

Asil S. Tunçer

Akşam yakalandığımız korkunç trafiği tekrar yaşamamak için Tokat’ı sabah çok erken terk ediyoruz. Kentin ana caddesi her akşam bu sıkışıklığı yaşıyormuş anlatıldığına göre.

 
Dönekse Çayı’nı ve Tokat-Niksar yol ayrımını geçiyoruz. 1 km sonra bizi durduran polis elimize 2-3 sayfalık bir broşür veriyor. Önümüzdeki yol durumu; virajlar ve eğimli arazi için polisin yaptığı bu bilgilendirme bizi çok sevindiriyor ve o derece de şaşırtıyor. Her yerde görmek istiyoruz bu uygulamayı.

Reşadiye’den sonra sırasıyla rampa aşağı Tamirağa, Künduran ve Kündür Çaylarını geçiyoruz. Yol gerçekten çok dönemeçli ve eğimli. Burada köyler sanki Silifke tarafı gibi adeta birbirine bağlanmış. Tabelada bir isim kırmızı bantlı yani yerleşim biterken altında başka diğer isimle yeni bir yerleşim beliriyor. Acaba gerçekten de denildiği gibi gelecekte Türkiye’nin tüm kıyı çevresi, el ele tutuşmuşçasına çepeçevre binalarla kapanacak mı; yapay bir Toros dağ sırası oluşacak mı? Korkunç olur herhalde…

Karakol ve Kurutaş adları burada akan çaylara verilmiş. Her iki isim de ilginç biraz… Suya karakol ve kuru denmesi bizi düşündürüyor. Arpacı, Sarp ve Çat Sularını geçerek adım adım Şebinkarahisar’a varıyoruz. Saatlerimiz tam Cuma namaz vaktini vuruyor ve sanki kentin sokakları boşalıyor birden. Hay Allah! Müze kapandı ve biz mecburen öğle yemeğimizi biraz erken alacağız ki zaman kazanalım. Lokantada bile çalışanlardan sadece iki kişi var. Tavanın neredeyse yarısını kaplayan kauçuk ağacının altında sıralanıp çok leziz kapamayla karnımızı doyuruyoruz. Pilavın görüntüsüne kanmayın; ben ikincisini istemekten utandım. Pirinç hadi neyse de; burada etin tadı bir başka azizim…

Yemekten sonra Mustafa Kemal’in 11 Ekim 1924’te ziyaret ettiği ev-müzeyi geziyoruz. O eşsiz kitabenin üst tarafına Hasan ve Ferhat adında iki ‘Vandal’ isimlerini yazmışlar sanki yazacak başka yer kalmamış gibi; öyle sırıtıyor. Nutkun eski yazı baskısı ve Gazi’nin ziyaretinin duvara asılı görüntüleri çok hoş. Yatak Odası nedense bana Dolmabahçe’deki yatağı anımsatıyor. Kale’nin eski fotoğrafları çok etkileyici. Üzerinde çalıştığı asker sevkiyat ve ordunun manevralarını gösteren harita ise beni cumhuriyetin ilk yıllarına alıp götürüyor; o muhteşem 15 yıl. Oda her baktığınız noktası ve gördüğümüz eşyasıyla bizi başka başka dönemlere taşıyor hayal âleminde…

Öyle ki bekçinin seslenişiyle kendime gelip bir sonraki kısma geçiyorum. Kordon’daki Atatürk Müzesi bile beni bu kadar oyalamaz. Burada farklı bir duygulanım ve düşün hali içindeyim. Belki de haleti ruhiyem buna müsait. Kendime gelmek için son kısmı hızlıca bitirip dışarı çıkıyorum. Top arabası sol tarafta; dövüşü kazanmış bir horoz gibi gururla dikmiş namlusunu, vakur ve fazlaca onurlu. Eeee ne de olsa Mustafa Kemal’in ordusuna hizmet etti; onun düşmanlarını dövdü, sonrasında da vatandan kovdu. Hepsi de tabanlarını yağlayıp kaçtı, değil mi? Görevli; “Daldınız yine Hocam!” diyor… Eski biçerdöver ve patos makinesinden sonra alt kısma inerek binayı yandan görüntülüyoruz. Oldukça güzel bir yapı ve dış boyası da çok hoş durmuş. Buradaki çay bahçesinde şöyle bir oturup Ata’nın misafir kaldığı bu eve bakarak bir çay içmeden gitmek olmaz: “Şefim! Çaylar demli ve duble olsun!

Tekrar yola koyuluyoruz. Bu sefer istikametimiz Kelkit. Daha doğrusu Satala. Ben bu ismi o kadar zor öğrendim, aklınız durur. Nedense ağzımdan hep ‘salata’ çıkacakmış gibi oluyordum ilk zamanlar; Allah’a şükür bir pot kırmadım şimdiye kadar… Tomara Şelalesi’nden sonra yol, Zilli kilim dokumacılığının merkezi Kelkit’ten aşağıya doğru uzanıyor. Antik adı Suissa olan kenttin dağları reyhan, düzlükleri ise kuşburnu kokuyor. Kuşburnu marmeladını tatmadan ve eve de bolca almadan sakın ketten ayrılmayın. 65.000’e yaklaşan nüfusunu besleyecek fazla tarım arazisi olmadığından mecburen hayvan besiciliğine yönelmiş daha çok Kelkitliler. İsmini VII. yy.da Peçeneklerin Komutanı Kilki Bey’den almış Kelkit’in yaklaşık 20 dakika güneydoğusundaki Sadak köyü sınırları içinde bulunan Satala antik kenti asıl güzergâhımız.

120 hanelik Sadak köyü, Meşeiçi dağlarının doğu eteğinde kurulu olup yaklaşık 155.955 m2 bir alanı kaplamakta. İmparatorlar Domitian (81-96) ve Nerva (96-98) zamanında bütün küçük Asya’yı kat eden askeri yolların bitim noktası Satala’ya bağlanmış. İki önemli yol Nicopolis ile birleşiyor ve buradan çeşitli yönlere tali yollarla ayrılıyorlarmış eski zamanda. Doğu yollarından biri, XV. Legion’un bulunduğu Satala’dan Arauraka Melitene'ye geçmekte oradan Samosata'ya, Suriye'ye varmaktaymış. Fırat sınırının muhafazası amacıyla kurulan Satala, Prokopios ifade ettiği gibi sadece stratejik düşünceyle kurularak Roma devlet sınırını ileri karakolu görevini yerine getirmekteymiş. Bu yer Trabzon-Samosata askeri yolunun ulaştığı çok önemli bir kavşakta bulunuyor.

Satala’nın su rezervleri yönüyle zenginliği de başka avantajlar ortaya koymaktaydı. Her şeyden evvel bu kampta su sıkıntısı diye bir problem mevcut değildi. Ayrıca Spikor Geçidi’nin ağzında gayet verimli toprağa sahip olan Acilisene’den gereken meyve ve sebze rahatlıkla temin edilirdi. Üstelik Fırat ve Acamsis’in (Çoruh) yüksek vadilerinde yer alan Eriza (Erzincan) bölgesinde kontrol ve gözetlemesini yapıyordu. Lycus (Kelkit ırmağı) ise uzun yolun girişini engellerdi. Satala’nın önemi bu sebeplerden dolayı iyice anlaşılarak Romalılarca “Küçük Ermenistan” projesine dâhil edilmişti.

M.S.1.yy.da Trajan (MS 98-118) Kafkas seferinde Ermenistan’a saldırmadan önce Euxin (Karadeniz) prenslerinin davetini kabul ederek burada konaklamış. İşte bu hadise kendisinden sonra gelen İmparator Hadrian (M.S. 117138) zamanında bile hatırlandığından Satala’da V. yy.a kadar ayakta kalan büyük “castra stativalar” (devamlı ordugâhlar) inşa edilmiş. Bu yapılar inşaat tarzının yarattığı sağlamlıktan dolayı daha sonraki devirlere birçok mekânlar bırakarak temellerini kaybetmemişler. XV. Roma lejyonunun üstlendiği bir yer olan Satala kenti için ünlü  Bizans tarihçisi Prokopios, Satala’nın artık olmayan ve sadece 1-2 kemerden ibaret surlarının dibinde Perslerle yapılan bir savaştan söz etmiştir. Ona göre, Fırat sınırının korunması amacıyla kurulan Satala, sadece stratejik bir amaçla Roma devlet sınırının ileri karakolu olma görevini yerine getirmiştir.

Sadak; kelime olarak “ok kabı” anlamındadır. Hayvancılığın yanı sıra dokumacılık ve el örgüsü gelişmiş olan köy sınırları içinde kalan kent yine aynı şekilde yumuşak bir eğimle yükselen dağ eteğine kurulmuş. Satala, tıpkı Lidya’daki Adala’da olduğu gibi, Artemis’le ilişkili ve Anadolu, İyon ve İran kaynaklı kozmopolit eski bir Anaeitis (veya Aneaitis) kültüne sahipmiş. Bizans’ta en parlak günlerini İmparatoru Jüstiyen (Iustinianos) döneminde yaşamış.

Sürecek…


18 Ekim 2009  23:48:51 - Okuma: (682)  Yazdır




İstatistik