Yazı

Daha da bayramlaşmaya gitmem…
Daha da bayramlaşmaya gitmem… 

İbrahim Becer

Bizler gibi sıradan insanları, “nerede o eski bayramlar…” nostaljisi yapmaya iten etmen nedir? Elbette bayramla beraber gelen o samimi, dostane, hesapsız atmosfer.

         Daha bir pervasız olursun çünkü bayramda, karşındakine muhabbetini gösterirken. O günün hatırına daha bir çelebilik siner üstüne.
         Belki, “kol kırılmış, yen içinde kalmıştır”, ya da ne bileyim, “dal rüzgârı affetse de, kırılmıştır bir kere” demişsindir en yakınına ta ki o güne kadar…
         Kol kırıklarıyla, dal kırıklarının onarılıp en güzel dostluk filizleriyle bezendiği günlerdir bayramlar. Dalın, her şeye rağmen kollarını rüzgâra uzatıp, yen içinde kalan kolun eskisinden de güçlü olduğunu gösteren gündür bayramlar.
         Uzatmayalım, dedim ya Biz sıradan insanlarız. Yani, eskilerin deyişiyle: “avam”…
         Mehmet Doğan’ın Türkçe Sözlüğünde iki anlamı var “avam”ın: Birinci anlamı; sıradan halk tabakası. İkinci anlamı ise: ayak takımı.
         Karşımızdaki Ekâbir de havas oluyor. Onun anlamı da; üst tabaka, seçkinler, aydınlar yani.
         Hayatımda ilk defa resmi bayramlaşmaya gittim. Gittim, gördüm, yıkıldım, geldim. Ben gittim, Siz gitmeyin diye yazıyorum.
         Konuya girmeden, “Sezar’ın hakkını Sezar’a” teslim edelim. Gittiğimiz her yerde izzet, ikram gördük. Güler yüz hiç eksik olmadı. Birey olarak hiç kimsenin, bir diğerine mimikle de olsa bir saygısızlık yaptığını sanmıyorum.
         Aksine herkes güler yüzlü ve neşeliydi. Melek Abi’yi gördüm mesela. Bugünün CHP İlçe Başkanı değil de, yıllar önce aynı sokakta top oynadığımız Melek Abi’ydi. Ya da, yanlış hatırlamıyorsam sarı, vitesli bir bisikleti vardı. O vitesli bisikletin sahibi Melek Abi’ydi. Yine samimi, yine sevecen, yine cana yakın.
         Hayri Abi’yi gördüm sonra. Ayaküstü Benim üzümleri konuştuk tarla komşumuzla. Kendisi malum “Oda Başkanı”. Ama o sıfatıyla değil de, Bizim tam sınırdaki kara incirin dibinde konuşur gibi. Hastalanmış, haberim yoktu. Hastalığı esnasında ayvalara bakamadığından muzdaripti. 
         Zeynel Hoca’yı gördüm sonra. Koyu renk takım elbise ve kravat kullanmayan iki kişiydik yanılmıyorsam. Son derece rahat tavırları vardı. İstisnasız herkesle teker teker bayramlaştı. Bayramın hakkını veren sayılı davetlilerdendi.
         Peki, Beni rahatsız eden neydi bu kadar? Kendimi oraya ait hissetmememe neden olan neydi?
         Belki hatalı bir tespit benimkisi, ya da kendi kendine gelin güvey olma durumu. Hayatımdaki ilk resmi bayramlaşma töreninde şunu gördüm. Birey olarak herkes asgari nezaket kurallarından taviz vermiyor. Fakat, yüzlerdeki kimi gülücükler herhangi bir kara kalemden çıkmış izlenimi veriyor. O kadar gerçek değil ki; bir liraya alabileceğiniz bir silgiyle silip, asık yüzler resmetmeniz anlık hadise.
         Herkes sanki tetikte. Kırılan kolları yenin dışına çıkarma telaşı içinde kimisi. Kırılan dallarsa haykırmak istiyor rüzgâra affetmediğini ve asla da affetmeyeceğini. Bazı gözler gördüm orada; Mevlana’nın, “hataları örtmekte gece gibi ol!” deyişinin aksine, gelenlerin sırtlarında kefaretleriyle gelmesini bekleyen.
         Hem de ne beklemek! Şairin dediği gibi: “Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü mezar, ne de şeytan bir günahı, Seni beklediğim kadar…”
         Uzun lafın kısası; Ben, Selçuk’ta safların bu kadar sık tutulduğunun farkında değildim. Sadece, bayram vesilesiyle öğrenmiş oldum. Edindiğim izlenim, Selçuk’un çıkarları söz konusu olduğunda kimsenin bu safları bozmayacağı yönünde. Kurumsal kimliklerimizi, Selçukluluğumuzun üzerine o kadar sıkı giymişiz ki, çıkarırken kaybedeceğimiz vakitte atı alan Üsküdar’ı geçer.
         Biz burada en ücra sokakları Arnavut kaldırımı döşesek, yağan yağmuru bir camın arkasında sel korkusu yaşamadan izlesek, geniş alanlarımız, nezih parklarımız olsa, o parklarda şen kahkahalar eşliğinde elli kuruşa çay içsek ne yazar!
         Bir yolunu yapmaktan aciz, beton yığınına dönmüş, bir tane meydanı bile olmayan, rantiyenin başkenti komşun gelir Efes’i de sahiplenir, Meryemana’ ya da çöker.
         İnanmayan bir sabah çıksın Agora’nın önüne ve Ada’ya giden servis araçlarına baksın.
         Hala mı birlik olmayacaksınız?

23 Eylül 2009  22:37:21 - Okuma: (1187)  Yazdır




İstatistik