Yazı

El, elin eşeğini…
El, elin eşeğini… 

İbrahim Becer

Hoca’ya arkadaşı rica etmiş: “Hoca, benim eşek kayboldu. Bir el atıver de bulalım şunu!” Hoca’nın hiç gönlü yokmuş bu işe ama neylesin Garibim?

 Yola revan olmuş…
         Aradan az bir zaman geçmiş ki Hoca başlamış türkü söylemeye. Arkadaşı biraz da kinaye katarak: “Hoca, hiç türkü söyleyerek eşek aranır mı?” demiş. Hoca hiç kıvırmamış: “Valla, el elin eşeğini türkü çağırarak ararmış!”
         Neydi temel düstur politikalarımızı belirlemede: “Yurtta sulh, cihanda sulh”. Virgülden sonra olan kısmı, yani cihanda sulh konusundaki samimiyetimize tek laf eden çarpılır şu mübarek Ramazan gününde.
         Dünyanın neresinde çarşı karışsa Türk Askeri oraya koştu. Gerekçe hep aynıydı: “Barışı tesis etmek”. Kore’den tut, ta Afganistan’a kadar bir coğrafya. On sene önce Saraybosna’da da Türk Askeri vardı bugün Somali açıklarında da Türk Askeri var.
         Allah için kimsenin eşeğini “türkü çağırarak” aramadık. Yemen’e gidip de kendi türkümüzü yaktık o ayrı mesele, başka bir yazının konusu…
         “Mızıka çalındı düğün mü sandın, al yeşil bayrağı gelin mi sandın, Yemen’e gideni gelir mi sandın?”
         Sonra da oturup acı gerçeği kabullenmemiz var ki yürek burkan:
         “Tez gel Ağam tez gel dayanamıyrem, uyku gaflet bastı uyanamıyrem, Ağam öldüğüne inanamıyrem…”
         Gerçi o zamanlar Yemen Bizimdi ama başımıza gelmeyen de kalmamıştı. Meraklısı herhangi bir arama motoruna yazsın bakalım: “Seydibeşir Kuveysna Osmani Useray-ı Harbiye kampı”tamlamasını…
         Okusun ve de görsün; barışı tesis etmek dedikleri ne kadar zor bir işçilik ve fedakârlık gerektirmekte.
         Gelelim Atatürk’ün dört kelime, bir virgülden ibaret veciz sözünün diğer yarı hissesine. Cihanı hallettik, ya Yurtta sulh ne durumda?
         Yurda sulh uğramayalı epey bir zaman geçti. İşi Osmanlıya kadar dayandırırsan Resneli Niyazi ve Makedon dağlarından tut, gel beriye git Irak sınırına Cudi Dağına kadar irili ufaklı bir sürü asi bir şekilde dağa çıkmış.
İrili ufaklı deyişim sözün gelişi ha! Aradaki coğrafya da türünün en mümbit örneklerini cömertçe sergilemekte:
Dersim, Koçgiri, Şeyh Sait, Anzavur… liste uzayıp gitmekte yani.
Bugün gelinen noktada barışı tesis etmek, savaşmaktan çok daha zor görünmekte. Her kafadan bir sesin çıktığı bugünün Türkiyesi adeta, “horozu çok olan köyün sabahı geç olur” atasözünü ete kemiğe büründürmekte. Bir kapı aralanmaya çalışılıyor. İki tarafın da “istemezük” çığlıklarına rağmen bir kapı aralanmaya çalışılıyor.
Belki, bir yirmi beş seneyi de barışır mıyız, barışamaz mıyız diye tartışarak geçireceğiz. Ama artık şunu anlamamız lazım: Afganistan’dan, Somali açıklarından burnu bile kanamadan dönen Türk askeri Şırnak’tan da elini kolunu sallayarak dönebilmeli. Gerçek onur da bu olmalı.
Menfi anlamda kullanılan “ terzi söküğünü dikemez” atasözü bizim halimize tercüman olmasın artık.
Onun yerine; “yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine…”türküsünü söyleyelim.
Aramızdaki hocalara gelince; Onlar belki yirmi beş sene daha türkü çağıra çağıra gezecekler.
Dedik ya; el elin eşeğini türkü çağırarak ararmış…

29 Ağustos 2009  01:22:09 - Okuma: (1143)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik