Yazı

Cennet'in Doğusu-8 -Anavarza-2
Cennet'in Doğusu-8 -Anavarza-2 

Asil S. Tunçer

1960 yılında buldukları bu mozaiğe ne yapalım derken arkasından ikinci mozaik ortaya çıkıyor çünkü biran evvel kulübeyi tamamlayıp bir yuvaya kavuşmak istediklerinden tüm hızıyla kazmaya devam ediyorlar; doğal olarak da bulgular peş peşe geliyor.

  Paraları olmadığından Adana’ya Müze’ye haber vermek için yol parası olarak ellerindeki iki tavuğu satıyorlar. Bu hizmetlerine karşılık müze kendilerine ödül vermek istiyor. Bu esnada Hatun Ablamız cin gibi çıkıp ortaya müdüre “biz ödül değil iş istiyoruz” deyiveriyor. “Tamam!” deyip eşini bekçi yapıyorlar. Eve de izin çıkıyor. ‘Bir taşla iki kuş’ misali Hatun Ablaların hem evi hem işi oluyor. Fakat sorun yine bitmiyor çünkü bu sefer köylüyle başları belaya giriyor. Neden mi? Tarihi eser talancılarına aman vermemek uğruna salyangoz toplamakla geçinen köylüleri de kazı alanına almadıklarından her gün kavga ve dövüş yaşıyorlar. Sonunda canına tak eden köylülerden biri Hatun Ablamızın kocasının kafasına fırlatıveriyor irice bir taşı. Derken köylü ile karşı karşıya geliyorlar.
Uzatmayalım; 1994’te eşi ölen Hatun Abla bekçilik işini devralıyor. Bu sefer yaşadığı onca stres ve zorluk bu cefakâr ve cebbar kadının kalbini yokluyor. Geçirdiği kalp ameliyatından sonra yerini oğluna bırakıyor ama hala aslında asıl bekçi o. Bizi tam bir misafirperver ve kültür elçisi edasıyla karşılıyor; gruba kitap gösteriyor; çay getiriyor ve eski çekilmiş fotoğrafları gösteriyor. Enerjisine hayran kalıyorum. Anadolu kadınının hemen hepsi böyle zaten. Sabah ezanla başlayan kesintisiz mesai yatsı namazıyla ancak son bulur; tatili yok raporu da. Bu hanım gençliğinde de böyle canlı, enerjik, sevimli ve hoş bir hanımdı mutlaka. Biraz dedikodu yapalım: İnce Memed kaleme alınırken Hatun Abla’nın da Yaşar Kemal’e esin kaynağı olduğuna eminim: Belki de İnce Memed’in anası Döne; belki de sevgilisi Hatçe… Hatun Abla’da her ikisinden var bana göre biraz biraz… Hislerim bana bunu söylüyor; Serpil’e bunu usulca fısıldıyorum. O da bunu gülümseyerek ve göz kırparak onaylıyor bir anlamda.
Anavarza örenini gezmek için ayrılıyoruz Müze’den. Çevreyi rahat görebilmek için en iyi yapılacak iş Kale’ye tırmanmak. Anavarza Kalesi’ne çıkış için ören yerinin görevlisini görüyoruz önce. Buradaki bekçi farklı. Biletlerimizi aldıktan sonra aracın park yeri konusunda tereddüt ediyoruz biran. Sonra yokuş yukarıyı tırmanmaya başlıyoruz. Gözlerim püren çiçeklerini arıyor. Biberiyenin Adana’daki çeşidi olan püren, İnce Memed’de sıkça adı geçen bitki. Bilinen ilk büyük deprem olan 525’ten sonra Jüstinyen tarafından yenilense de Jüstinyanapolis 561’de tekrar bir şok dalgasıyla karşılaşmış. Yine aynı imparatorun eseri kentin zafer takı toplam dört kapıdan birinde yükseliyor. Özellikle Gertrude’nun çektiği resimlerle kendi resimlerimi karşılaştırıyor, aynı açı ve pozda olmasına dikkat ediyorum.
Anavarza, sandığımızdan daha zorlu; düşündüğümüzden daha uzun ve hayal ettiğimizden daha büyük bir yer; bu nedenle de tüm günümüzü alıyor. Midem zil çalmasa o merdivenleri ikinci kez çıkmayı göze alamazdım ama saat 14.00 oldu biz tarih ve arkeolojiden kopmuş vaziyette şu kaybolan Çinli kızla uğraşıyoruz. Esrarengiz bir şekilde kaybolan turist kızın hangi sarnıca düşmüş veya neredeki uçuruma yuvarlanmış olabileceği spekülasyonları bizi konumuzdan uzaklaştırıyor. En iyisi yemek molası verip kafayı toparlamak. Aşağıya inip aracımızla ören dışına çıkıyoruz. Anavarza, Ceyhan’ın 20 km kuzeyinde, Çukurköprü üzerinde. 5 km.lik tabelayı dönmeyerek düz devam edip az ilerdeki bir kır lokantasın önünde duruyoruz.
Öğle yemeğinde satır-et ızgara var. Lokantanın görünüşüne bakarsanız lezzet konusunda yanılırsınız. Ben de başta “acaba!” dedim açıkçası. Yalnız kesilen eti mutlaka görün ve ızgarada takip edin. O da ne demek mi? Valla, anlayan anladı… Bunun üstüne bir de çay. Nerdeyse ayran diyecektim yanlışlıkla. Alimallah! Uyur kalırız tepede. Her neyse, tekrar koyuluyoruz rampa yukarı ama harbiden bu sefer koyuyor… Yükseldikçe aşağısını ve civar kaleleri yavaş yavaş daha geniş açıyla görmeye başladık. İşte Yılankale ufukta gözüktü. Yılankale ile birlikte Anavarza Kalesi koruma amaçlı ileri karakol görevini görmüş yıllarca; ayrıca Roma İmparatorluğu’nun zengin şehirlerinden olmuş. Bu bereketli topraklarda olup da fakir kalmak mümkün mü? Doğal afetleri saymazsak tabii ki… 1133’teki depremden sonra tekrar toparlanamayan kentteki Haçlı güdümlü Ermeni Prensliği de buradan taşınıyor. Anavarza kalıntıları, asıl kale ve alt taraftaki surlar olmak üzere iki bölüm. Kaleyi kuşatan surların doğu cephesindeki uzunluğu 1.500 m olup yüksekliği 8–10 m arasında değişiyor. 70 m arayla toplam 20 burçla desteklenmiş.
Anavarza’ya biri Alapınar’dan 12 km, diğeri Sumbas'ın gözünden 20 km uzunluğundaki kemerlerle su getirilmiş. Derin sarnıçlar var; belli ki su sıkıntısını bu şekilde gidermeye çalışmışlar. Doktor Dioskurudes ve Şair Optianus bu şehirde doğmuş ve yaşamış ünlüler. Bölge, 27 Haziran 1998’de yine büyük bir sarsıntı yaşamış. Büyük Adana Depremi’nde sit alanı çok zarar görmüş. Mozaikler patlamış. Kazı yapıldıkça yeni bulgular veren Anavarza’da daha geniş çaplı bir arkeolojik çalışma yapabilmek ve sit alanını yerleşim yerinden kurtarabilmek pahasına Dilekkayası köyü yakında daha başka bir yere taşınacak. Peki, talan sorunu nasıl çözülecek? Anavarza hala soyuluyor. Kimler mi? Ne yazık ki yine civar köylerden gelenler. 7 Ocak 2009’da 4 tane yakın köyden (birisi Gaziköy) hazine avcısı yakalanmış. Vah vah vah! Bu ne cehalettir ve ne biçim anlayıştır? Anavarza kim, siz kimsiniz? Kendi kendini soyan başka bir millet çıkar mı acaba şu gezegende?
Anavarza’da hal ve durum böyle şimdilik...


30 Temmuz 2009  00:33:54 - Okuma: (499)  Yazdır




İstatistik