Yazı

Yakın tarih
Yakın tarih 

İbrahim Becer

Bizim Ulusal Basınımız ya çok saf, ya da salağa yatmayı çok iyi becerdiğini sanıyor.

Albay Temizöz’ü duymuşsunuzdur. Güneydoğudaki Faili meçhullerle ilgili sorumlu tutuluyor ve yanlış okumadıysam dokuz kez müebbet yemiş. Anlaşılan o ki ihale kendisinde kaldı.
Cem Ersever’in kalan ihaleyi canıyla ödediği düşünülürse ucuz atlatmış sayılabilir.
Aslında Ulusal basının “vay be!” tarzında yaptığı bayat gazetecilik numaraları belki kenar köşede müşteri buluyordur ama biraz mürekkep yalamış kesimde eminim insan zekâsına hakaret olarak addediliyordur.
Efendim, bu Ülkede nasıl şeftali ağacı, nar ekşisi varsa bir zamanlar kontra- gerilla da vardı. Bu oluşumun kuruluşu da Kore savaşı sonrasına kadar dayanır. O zamanki tehdit Rusya olması sebebiyle tüm hazırlıklar gün gelip de Rusların Türkiye’yi işgal etmesi üzerine yapıldı. Aradan uzun, çok uzun yıllar geçti. Bakıldı ki ne gelen var, ne giden. Belki de tam lağvedilecekti ki kendi içimizden bir düşmanın filizlendiği fark edildi.
Su ve ateş nasıl bir ikiliyse gerilla ve kontra-gerilla arasında da aynı ilişki vardır. Gerilla Savaşı doğası itibarıyla gayri nizami bir savaştır. Düzenli orduyla bir yere kadar mücadele edersiniz ve devamlı savunmada kalmak zorundasınızdır.
Dengeyi kurup da saldırıya geçmek için karşı tarafın lojistik kanallarını kesmek, içine casuslar yerleştirmek, dezenformasyonu (yanlış bilgilendirme) yönetmek, manipülasyon(hileli yönlendirme) sürecini başlatmak gibi psikolojik harbe ve bu harbi yürütecek insanlara ihtiyacınız vardır.
O insanlardan birincisi ve en önemlisi de Ahmet Cem Ersever’di. Yaklaşık kırk arkadaşıyla binbaşı rütbesindeyken ordudan istifa etti. Diyarbakır cezaevine gitti ve itirafçılar koğuşundan mülakat yoluyla işine yarayacak adamları topladı. Bu adamların yer ve hedef göstermesi yoluyla belli bir mesafe de kat etti.
Ama gerek gerilla savaşının, gerekse kontra- gerillanın can alıcı bir düşmanı vardır: Gizlilik…
Che çok büyük bir gerilla mıdır? Asla. Anılarında köylülerin kendilerine el sallamasından bahseder. Aynı köylülerin kendisini askerlere ihbar ettiğini görmeye ömrü yetmemiştir.
Cem Ersever’de ise süreç iki yönlü olarak aleyhine çalıştı. Yapılan elemlerdeki yol arkadaşları eski örgüt mensuplarıydı. Çok az kişinin bilmesi gereken bilgileri paylaşmak için pek de iyi bir tercih değildi ama pratik olarak eski teröristleri kullanması akıllıcaydı. Bir diğer dezavantajı kısa sürede bilmemesi gereken çok fazla bilgiye sahip olmasıydı.
Ölümüne sebep olan hatası da; bu bilgileri Soner Yalçın aracılığıyla kamuoyuyla paylaşmaya kalkmasıydı. Soner Yalçın’la, “iki bin’e doğru” için bir röportaj yaptı ve Ankara-Gölbaşı’nda ölü olarak bulundu.
Onu tanıyanların ortak görüşü;hiç kimse paranoyak düzeyinde emniyete önem veren böyle bir adamı bu kadar kolay öldüremez.
Yani taş uzaktan gelmemişti. Çünkü yüzlerce pusuya girmiş, bir o kadarından çıkmış Cem Ersever gibi bir adam güvenmediği kimseye arkasını dönmezdi.
Bu cinayet aydınlatılamadı. Failleri bulunamadı. Bilen, gören var mı derseniz; elbette ki vardır. Gün gelir birinin canına tak eder ve çıkar anlatır…
Ama mesele o değil…
Bu sistemin doğasında mı vardır “masada son kalanın hesabı ödemesi” bilmiyorum.
Hiram Abas, Cem Ersever, en son yargılanan Albay Temizöz gibi örneklere bakıyorum ve “ahde vefa” ilkesini göremiyorum.
En acısı da bu…

18 Temmuz 2009  11:05:49 - Okuma: (486)  Yazdır




İstatistik