Yazı

Dikkat edin!
Dikkat edin! 

İbrahim Becer

İsmet İnönü, Abdi İpekçi’ye mülakat verirken bir yerinde ilginç bir hatırasını anlatıyor: “İçeride karışıklıkların olduğu, birtakım ciddi meselelerin belirdiği bir sırada idi.

Atatürk ile oturmuş, vaziyeti mütalaa ediyorduk. Birden bana şunları söyledi: Rejim aleyhtarlarının bir tek ümitleri kalmıştır; aramızda çıkacak ihtilaf… Seninle benim aramda çıkacak ihtilaf… İçeride, dışarıda ümit buna bağlanmıştır. Hatırında olsun bu…”
         Kurumlar ne kadar mükemmel olursa olsun. “İnsan faktörü”, bir kurumun geleceğine, geçmişine ket vurmaya yeter de artar bile.
         Öyle şeyler yapar ki; ağzınızla kuş tutsanız artık sözün bittiği yerdesinizdir. Ya da tam tersi olabilir.
Fakat yukarıda anlatılan anekdotta olduğu gibi tehlikenin önceden sezilip de önlem alınması da söz konusudur.
         Atatürk ve ismet İnönü arasındaki sürtüşme sır değildir. İnönü, bunu bizzat kendisi doğruluyor söz konusu mülakatta: “Bir akşamüzeri sofrada kavga eder gibi bir münakaşa geçti. Ertesi gün Atatürk ile görüştük. Kendisinin bana söylediği şuydu: şimdiye kadar bin meselede bin defa kavga ettik. Ama az çok kapalı kavga ettik. Akşam pek aleni oldu. Bir müddet çekilmen, istirahat etmen lazım.
Minnettar olurum Sana dedim, çok teşekkür ederim dedim. Hakikaten kendime hakim olamayacak bir vaziyetti. Olabilir, oluyor… Hepimizin her gün yanımızda bulunanlarla, birlikte çalıştıklarımızla başına gelen bir mesele…”
         Televizyonlarda Sizlerde izliyorsunuzdur en son “belge olayını”. Bu belge, sahte de olsa, gerçek de olsa sonuçları çok ağır olabilir. O konuya girmek istemiyorum.
         Benim söylemek istediğim şu: İki kurumun karşı karşıya getirilmek istenmesinden kim, nasıl nemalanacak?
         Bu sorun anlaşılan yeni bir sorun da değil. Bir şekilde “kurumlar arası ihtilaftan medet umma” rahatsızlığı görülüyor ki Cumhuriyet dönemine kadar gitmekte.
         Sevindirici olan şu ki; bunca tacize rağmen kurumların hiçbir şekilde galeyana gelip de, birbirilerine karşı hakaretamiz bir yaklaşıma girmemeleri.
         Çünkü daha önceki kayıkçı kavgalarının bize öğrettiği acı gerçek şu ki; toz duman dağılıp da, sel gidip kum kalanda zararı hep bu millet ödemiştir. Çok gerilere gitmeye gerek yok. Bu ülkede, Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında gidip gelen bir anayasa kitapçığı ve arkasından gelen ekonomik kriz, yaşı yetenlerin malumudur.
         Benim takıldığım nokta şu: Güneydoğu mahreçli haberlerde kulağınıza çalınmıştır. “taciz ateşi” diye bir şey vardır. Taciz ateşi kısaca şudur: alakasız bir yerden, alakasız bir menzilden bir birliğe ateş ederek dikkatini o yöne çekmek suretiyle esas vurucu gücünüzü saklamak olayı. Taciz ateşini nereden yerseniz bilin ki tam ters istikametten sızma unsurları sizin mevzilerinize yaklaşmaktadır. Usta bir birlik taciz unsurlarını çok çabuk çözer ve önlemini ters istikamette alır.
         Ola ki acemisiniz! Yandığınızın resmidir. Sekiz yüz metre uzaklığa, dört yüz metre menzilli silahlarla mermi yağdırırsınız ve tehlike geldiğinde Siz gitmiş olursunuz.
         Bu olup bitenler taciz ateşi. Benim korkum, gerçek tehlike olan ve dikkatini bu kadar dağıtmış olan bir topluma karşı girişilecek bir sızma hareketi.
         Şu ana kadar aktörlerin soğukkanlılığı bu tehlikeyi bertaraf etse de anlaşılan o ki, bu pilav daha çok su kaldırır. Psikolojik sinir harbiyle olmayacağı alenen ortada. Son olayda da görüldü ki, iki tarafın da sinirleri sağlam. Bir sonraki aşama çok sert olabilir.
         Umarım yanılıyorumdur. Bunlar her kimse niyetleri gerçekten çok bozuk.
         Bir yerden çıkacaklar ama nereden? ( bkz. Sivas, Maraş, Başbağlar, Elazığ- Bingöl karayolu otuz üç er, Aktütün, Uğur Mumcu, Turgut Özal suikastı, Abdi ipekçi, Necip Hablemitoğlu, Hrant Dink, Gaffar Okkan, Hiram Abas, Cem Ersever…)
         Dikkat edin, tam ters istikametten geliyor olabilirler…


28 Haziran 2009  08:55:00 - Okuma: (437)  Yazdır




İstatistik