Yazı

Sormadın ki öküz!
Sormadın ki öküz! 

İbrahim Becer

Kendiyle barışık insanı severim.

Çünkü bilirim ki bugünün trajedisi yarının komedisi olmaya adaydır. Sizi bugün gerçekten üzen, takıntı yapmanıza sebep olan bir olay muhtemelen yarın öbür gün bir dost sohbetinde kahkahalarla gülmeniz için bir fırsat olacaktır.
         Sene seksen dört, yer Aydın, Cumhuriyet Kız Lisesi… Ortaokula yeni başlamışız. Başlar başlamaz da gönlümüz bir “dili mercan, dizi mercan, dişi mercana” düşmüş. Dört dönüyoruz kızın peşinde, gel gör ki tık yok. Haspam burnundan kıl aldırmıyor.
         On iki eylül sonrası çocuklarıyız neticede. Salağın önde gidenleri yani. Sağını sarımsak, solunu da soğanla belleyenler tayfasından en nihayetinde.
         Bir gün bir fırsat doğdu. Kız okul korosunda ve konserde şarkı söyleyecek. Şarkının adı da “hudey”. Bizim İbo’yu kaptığım gibi doğru Taş döner Sinemasına. En öne oturduk ve konseri beklemeye başladık. Kış ayı, Aydın soğuk… Üç saat sonra çıktı, türküsünü söyledi ve gitti.
         Bize kalan miras ağır bir grip…
         Gribi atlatır atlatmaz bu özverimizin karşılığını almak istedik doğal olarak. Kızın arkadaşını bulduk ve ona halis niyetimizi söyledik. Bu dediklerimizi iletmesi için de kendilerini vekil tayin ettiğimizi belirttik.
         Kısa bir bekleme ve kopan fırtına. Kız manyak çıktı. 1-h sınıfının önünde önce bağırdı ve sonra şöyle bir diyalog geçti aramızda:
“Ben senin gibi kepçe kulaklıya mı kaldım?”
Bir saniye bile düşünmeden cevap verdim:
“Ama senin de bıyıkların var !”
         Fırtına, oldu Sana kasırga. O güne kadar ne kulaklarımın kepçe olduğunun. Farkındaydım, ne de onun bıyıkları olduğunun. Ben âşık olduğum için görmüyordum tabi. Ama O âşık değildi. Görüyordu doğal olarak.
         Oysa Anası bile gelmemişti Onu dinlemeye. Çamur kardeşimle Ben en önde üç saat bekledik Onu. Hani emeğe saygı?
         O gün için şahsıma alenen yapılan bu linç girişimi çok canımı sıkmıştı. Bugün gülüyorum sadece. O yüzden çok da fazla takmaya gerek yok hiçbir şeyi. Ayrıca kulaklarımı da seviyorum. Ben ki, Yüzüklerin Efendisi üçlemesindeki Elf Diyarının yakışıklı prensi Legonas’a hayranlık besleyen biriyim bugün. Kulaksa kulak…
         Bir de şuna gülerim:
         Yine Aydın, dini bir yurtta kalıyoruz. Her Cumartesi-Pazar kara sabah kaldırıyorlar ve elimize bir Kur’an cüzü veriyorlar okumamız için. Yalnız bir problem var, Ben o güne kadar hiç Kur’an okumamıştım. Arapça nizane yani. Tın tın…
         Üç sene boyunca her Cumartesi-Pazar kara sabah kalktım. Ben cüze baktım, cüz bana baktı. Ne Onlar bana sordular, ne Ben Onlara söyledim korkudan. Bu arada da çocuk aklımla şunu düşündüm: “Diyelim ki sular seller gibi okudum, tamam da ben bu sefer de Arapçayı bilmiyorum.” Yani okusam da anlayamayacağım. Üç sene boyunca başımdaki insanlar Beni Allah’ın lafzıyla buluşturmayı beceremediler.
         Üçüncü yılın sonunda Teşekkür belgesi aldım Okuldan. Bu bir ilkti ve maalesef de sonuncusuydu. Bana mealli bir Kur’an hediye ettiler. Okudum ve anladım. Kimseye de ihtiyacım olmadı. O büyük gördüğüm insanlar küçüldü, küçüldü nokta kadar kaldı.
         Ama yine de çekilecek çilem varmış. Bir gün Benim Kur’an okuyamadığımın farkına vardılar. Çarşı karıştı yani. Çok sıkı bir dayak yedim. Oysaki anlayan belki tek Ben vardım. En büyük eksikliğim Beni anlayan tek bir Allah kulu yoktu yanımda.
         Sonra bir kontrol yaptılar, meğer yurdun yarısı bilmiyormuş okumayı. Gelsin sıra dayağı…
         O gün hiç unutmuyorum Huzeyfe Hoca beni dövdükten sonra aramızda şöyle bir diyalog geçmişti:
         “neden söylemedin?”.
         Hoca Sana yirmi üç sene sonra cevap veriyorum:
         “ Sormadın ki öküz !”
         Şimdi sen olsan gülmez misin buna…

24 Haziran 2009  11:01:58 - Okuma: (701)  Yazdır




İstatistik