Yazı

Bir turun anatomisi–3
Bir turun anatomisi–3 

Asil S. Tunçer

Taharet Musluğu

Çok şaşırdığım bir olayı yaşamıştım mesleğe ilk başladığım yıllarda. Grup otelden ayrıldıktan sonra hemen her odadan resepsiyona aynı rapor geliyordu: “Klozetin içindeki taharet boruları sağa, sola veya aşağıya doğru kıvrık”. Allah Allah, şaşılası bir durum.
 
Daha havalimanına henüz varmak üzereydik ki beni otelden aradılar ve olayı anlattılar. Grup başkanına biraz da sıkılarak durumla ilgili bir bilgisi olup olmadığını sordum. Aldığım yanıt şuydu: “Ne işe yarıyorlar bilemedik çünkü ilk defa böyle bir donanımla karşılaşıyoruz”.
 
Doğruydu. Önceden Avrupa’ya gittiğimde, tuvalet taşlarında bizimki gibi bir sistemin olmadığını görmüştüm ama buna rağmen yeni rehber olmanın verdiği heyecan ve tedirginlikle ve sanırım biraz da korkuyla daha çok tarihi ve coğrafi konulara odaklandığımdan bu konuyu atlamıştım. Sonunda da grubum böylesi bir davranış sergilemişti. O olaydan sonra bazı gruplarıma, eğer başlarındaki grup lideri daha önce Türkiye’ye gelmediyse, bu konu hakkında çok kısa bahsederim ve hatta nadiren de olsa bazı mola yerlerinde ve hatta müzelerde bile yer taşlarıyla karşılaşabileceklerini de söylerim. Kimi zaman doğu ve güneydoğu turlarımda tuvalet kâğıdı sorunu yaşadığımdan otobüse mutlaka iki adet tuvalet rulosu alır, durduğumuz yerlerde bay ve bayanlara ayrı ayrı teslim ederim. Rehberlik hayatımda bir kez bunu yapmadım ve tesadüf bu ya tuvalet kâğıdı olmayan müzeye rast geldim: Aksaray’daydım; müzede tuvalet kâğıdı yoktu. Çok zor durumda kaldım; biraz da mahcup oldum. Sorduğumda bana “tasarruf” amaçlı kısıtlama getirildiğini söylemişlerdi!
 
Bu turumda başka bir konudan da bahsetmedim; o da yeni paralarımızın arkasındaki simaları tanıtmadım. Önceki paralarımızda Atatürk Barajı (5 YTL), Piri Reis haritası (10 YTL), Efes Öreni (20 YTL), Kapadokya (50 YTL) ve İshak Paşa Sarayı (100 YTL) vardı ve hepsinin turistik anlamda bir kültürel anlamı ve de değeri vardı. Hatta iyi hatırlarım Pamukkale turunda üstüne basa basa misal 20 YTL ile neler alabileceklerini veya kaç Dolar ve de Euro ederini özellikle anlatırdım ki Efes’in reklamı olsun. Bu sayede çok tur sattığımı bilirim. Kapadokya için de aynı şey söz konusu. İnsanlarda merak uyandırdığı için pazarlamada iyi bir teknik. Bunu okulda bize “Kris-Cross” sistemi diye anlatmışlardı yanılmıyorsam; yani bizim anlayacağımız dilde ‘bir departmanda başka bir departmanın reklamını yapmak’. Bu daha çok otellerde uygulanıyor ama ben öğrendiğim bu yöntemi kendi alanıma uyarlamış ve iyi sonuçlar almıştım.
 
Hâlbuki yeni paralarda böyle bir durum söz konusu değil. Bir yabancının en çok kullandığı enstrüman olan paraların arka yüzlerine mesela dünya kültür mirası listesindeki bir Pamukkale’yi niye resmetmeyelim ki? Neden o eşsiz kumsalıyla Patara’yı paralarımızın arkasına koyarak Noel Baba’nın doğum yerinin Türkiye olduğunu tüm dünyaya göstermeyelim? Türkiye tanıtımı bilmiyor. İzmir’in sokaklarında hiçbir yerde tanıtım amaçlı ne bir Efes ne de bir Bergama resmi görürsünüz… Ben yurt dışında da hemen hiçbir başkentte ülkemizle ilgili afiş, pano veya logoya rastlıyorum. Otobüs veya havalimanı terminallerinde koskoca boş alanlar ve koridorlar boyunca bomboş duvarlar öylece gözlerimizi tırmalar. Hani benim güzel ülkemin göz kamaştıran manzaraları, doğal ve tarihi güzellikleri? Herkesin ağzında bir “tanıtım yetersiz” lafı. Alın size tanıtım. Bundan iyi tanıtım fırsatı olur mu? Biz istesek ve kafayı çalıştırsak neler yaparız neler.
 
Yunanistan bu işi bizden daha iyi biliyor maalesef. Bu yüzden de hem bizden daha iyi ve paralı turist çekiyorlar hem her şeyimizi sahipleniyorlar: Baklava, Çay, Kahve, Köfte, Lokum, Rakı… Daha niceleri… Sırada yoğurt ve ayran var; pide ise son günlerini aşıyor. Adamlar bizi hatırlatan ve bizle özdeşleşen her şeyimizi aldılar nerdeyse. “Helal olsun!” dememek için kendimi zor tutuyorum. Çünkü biz her restoranda turiste içecek olarak kola mı yoksa fanta mı içer onu soruyoruz. Kaç restoranda ayran içer misin diye soruyorlar? Hangi kola veya fanta benim o güzelim ayranımın tadını, besin değerini ve sağlığa yararını sunabilir?
 
Grubun çoğunluğu çitçi ve hayvan yetiştiricilerinden oluşmuşsa o zaman anlatım yapacağınız konular da bayağı farklılık gösterebiliyor. Grup lideri akşam yemeğinde bana “anlattığım konuların gruptaki insanlara çok ağır geldiğini, bunun yerine “bir sığır kaç dolar eder veya bir dekar tarlaya kaç kg buğday tohumu serpilir ve de ne kadar ürün alınır” ile “bir bakkal veya manavda çalışan bir kişinin aylık geliri” ve “devletiniz niye akaryakıt için vatandaşından bu kadar yüksek vergi alıyor?” gibisinden konulara değinmemi istedi. Bir gün önceki Sultanahmet programından hiç zevk almamışlar ve hatta Boğaz gezisinden de pek hoşlanmamışlardı. Ne de olsa adamların denizle ve tarihle alakaları yoktu. Yani, Topkapı ve Aya Sofya umurlarında bile değildi… Cami mi? Ezan bile duymak istemiyorlardı. Deniz mi? Keşke yerine koca bir tarla olsaydı…  
 
Ertesi günkü Çanakkale-Gelibolu turu için İstanbul’dan otelden ayrılır ayrılmaz abartısız Tekirdağ çıkışındaki Namık Kemal Tesisleri’ne kadar istedikleri bütün bilgileri ve kafalarındaki soru işaretlerinin tüm yanıtlarını verdim. Kaptanım Oktay bile çok şaşırmış olacak ki “Ağbi, bir şey soracağım ama kusura bakma. Sen ttüm Gelibolu’yu mu anlattın daha şimdiden yoksa?” demişti. Hayır. Tüm anlattığım 2 gün boyunca İstanbul’da yaptığım anlatımın yerini dolduracak onların istedikleri ve sordukları konulara eğildim sadece. Evet! Hocalarımın “Rehber olmak,  birilerine illaki sadece tarih anlatmak veya mimari bilgilendirme de bulunmak değildir, bazen çok farlı konularda açıklama yapmak ve soru cevaplamak durumunda kalınabilir” sözünü çok iyi bilen ben benzer bir tecrübe daha yaşamış oldum bu turumda. Arkadaşlarıma tavsiyem şu ki; “bana nerde lazım olacak ki?” veya “bu kadar ayrıntıya ne gerek var?” demeyin sakın çünkü karşınıza nasıl bir insanın çıkacağı ve size ne soracağı ve de ne tip beklentiler içinde olacağı inanın hiç bilinmiyor. Hele hele ürün ve mal çeşitliliği ile beklenti fazlalığının arttığı, haberleşme çağını yaşadığımız günümüzde insanoğlunun tatmin enstrümanları da çok büyük çeşitlilik gösterebiliyor bazen.
 
Yukarıda bahsettiklerimden farklı ama çok çarpıcı olması yönüyle sizlerle paylaşmayı istediğim bir anımla yazımı tamamlamak istiyorum izninizle: Rehberliğimin ilk yıllarında İzmir’e yanaşan bir Amerikan gemisinin işlerini yapan bir acenteden tur için aranmıştım. Akşamdan Efes-Meryem Ana ve Bergama’yı seller sular gibi hatmettim. Öğleye doğru büyük bir şevkle limana gelmiştim. Biraz sonra karga tulumba otobüse doluşan çoğu dazlak ve sıfır tıraşlı Yankeelere, elimde mikrofon kendimi takdim etmeye çalışıyordum. Kimsenin beni dinlediği filan yoktu; garipliği sezmiştim çünkü adamlar tamamen başka bir âlemdeydi. Gemiden inen acente sahibi beni yanına çağırarak gideceğimiz yeri söylediğinde kulaklarıma inanamamıştım. Tekrar tekrar sordum ve aynı sözleri duyunca bayağı bir kızardım. Sonunda öğrendim ki neredeyse 3 aydır kadın yüzü görmeyen bu abazanların tek bir derdi vardı; o da ne Efes’ti ne de Bergama…
 
Sürecek…


22 Haziran 2009  22:01:15 - Okuma: (999)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik