Yazı

Bir Turun Anatomisi–2
Bir Turun Anatomisi–2 

Asil S. Tunçer

Domuz Gribi

Grubumu karşılamak için indiğim İstanbul Havalimanı’nda herkesin ağzı burnu kapalı ve ellerinde eldivenlerle çalışıyorlar. Uzun zamandır ülkemizde herhangi bir salgın hastalığa karşı bu denli yoğun bir koruma tedbiri alınmamıştı. Bunun sırrı bana göre hastalığın adında olsa gerek: “Domuz Gribi”; etini yemediğimiz ve biraz da tiksindiğimiz bir hayvanın mikrobundan ölecek olmamız hepimizi gerçekten irkiltmiş olmalı. Gerçi Efes civarında ve Ege’nin diğer bazı sahil kasabalarındaki restoranlarda domuz etinin tüketildiğini duyuyoruz. Fiyatının ucuz olması ve rekabet şansını arttırması nedeniyle domuz eti yağlı olması sebebiyle de özellikle çöp şiş ve döner gibi ızgara çeşitlerinde bilhassa kullanılmaktaymış.
Bu hastalık bize o kadar ürkütücü geldi ki en bilinen adetlerimizden olan öpüşmekten bile vazgeçtik. Bakıyorum şimdilerde herkes birbirine daha mesafeli… Yanaktan öpmeyi ve yanak yanağa dokunmayı bırakmak üzereyiz, omuzları birbirine değdirerek veya en fazla kafayı biraz daha öne eğerek tokuşturmak vasıtasıyla selamlaşmaya başladık artık. Yani alışkanlıklarımız değişmeye başladı sevgili dostlar.
Otelimiz ful insan dolu; her millet var kahvaltı salonunda. Özellikle gürültücü gruplardan Araplar ve Koreliler hemen dikkat çekiyor. Elleriyle yemek yiyenler, tabaklarını tepeleme dolduranlar, bağırarak konuşanlar veya 6 kişilik masayı 3 kişiyle zapt edenler ve çamur gibi beyaz peyniri diyet peynir sanarak sağa sola bakınan ve gerçek Türk peyniri olan tulumu arayanlar... Gözü kaliteli peynir arayanlardan biri de benim şahsen. Ülkemizde otellerimiz kar-zarar marjlarını salt peynire odakladıklarından herhalde çok az işletmede kahvaltıda kaliteli peynir yiyebilirsiniz. Bu yüzdendir ki peynir ülkesi Türkiye (ki artık değil) peynirini iyi tanıtamadığı gibi misafirlerine de bu lezzeti sunmaktan oldukça uzaktır.
Malum İstanbul’daki bir tur programımın en yoğun günü Sultanahmet’tir. Dolu dolu bir Sultanahmet programı için Taksim’den Eminönü’ne doğru yola çıkıyoruz. Sabah trafiğine takılmadığımız için 08.45’te Topkapı’nın önündeyiz. Kapıdaki silahlı askerler bize içeriye giremeyeceğimizi söylüyorlar çünkü Topkapı saat 09.00’da açılıyor. Pek de önemli değil zira çeşmeyi konuşmamız lazım zaten öncelikle… Yıllardır araçların içeriye giriş çıkış yaparken kapı kenarlarına bıraktığı tahribat kolaylıkla gözleniyor. Tarihi mermerler ile kenarlıklar sıyrık ve sürtünme izleri dolu.
Gelelim silahlı askerler olayına. Gerçekte silah ve turizm birbirine zıt kavramlar olmasına rağmen biz nedense hemen her turiste mutlaka bir silah gösteriyoruz. Topkapı Sarayı’nın kapısında niye silahlı görevli var? Ellerindeki otomatik silahlarla neyi kimden koruyorlar? Bu silahların turistleri ürkütmekten başka bir caydırıcılığı olduğuna inanmıyorum. Terörist eylemler ki çoğunlukla bombalı olduğuna göre oradaki askerin silahlı dolaşması çokta işlevsel değil. Bir tek işe yarıyor: o da insanları çokça şaşırttığı ve korkuttuğu için biz rehberleri soru yağmuruna tutulması… Bizler de zar-zor cevaplarla soruları savuşturmaya çalışmamız.
Arkadaşlar bu ülkede silahlı polisler ve askerler orta yerde dolaştıkça bizi izleyen AB, aynen bizim Orta Afrika ülkesindeki çatışma haberlerini TV’de izlerken edindiğimiz intiba gibi değerlendirme yapıp demokratikleşme karnemize koca bir sıfır atıyor. AB taraftarı biri değilim sakın yanlış anlamayın ama adamların her defasında ağızları açmalarına sebep olacak saçmalıklara göz yummamıza ve ellerine koz vermemize daha sonrada haksızca eleştirilmemize illet oluyorum.     
Saraydan içeri giriyoruz ama mutfaklar kapalı. Hâlbuki yemek ve beslenme bir kültürün en önemli belirleyicilerinden ama biz bu şansı kaçırıyoruz. Herkes boğaz manzarasını görüntülemek için Saray’ın Boğaz’a bakan noktasına yığılmış. Buradan köşklere geliyoruz ve nihayetinde uzunca bir kuyruk bekleyerek Kutsal Emanetler’e giriyoruz. Gezi yönüne göre ters yönde oluşturulan giriş-çıkış kapılarının önü insan dolu. Trafik akışına uygun olması için tam aksi yönde giriş-çıkış düzenlenmelidir. Oturacak doğru dürüst yer olmadığı için kaldırım kenarına ilişiyoruz. Yolu tıkadığımız iddiasıyla görevler bizi oradan oraya yönlendiriyorlar. İçeride sürekli Kur’an-ı Kerim okunduğundan konuşmak ve gruba anlatım yapmak imkânsız; bu yüzden anlatımı dışarıda yapıyoruz ama en ufak bir açıklama veya dikkati çekecek herhangi bir söz söylemek için gruba bir şey söylemeye kalkıştığımda, derhal sert bir şekilde uyarılıp azarı işitiyorum.
Bir şeye çok dikkat ettim: Topkapı çalışanları çok gerginler; başkalarını da geriyorlar. Burada görev yapmanın çok zor olduğunu biliyorum ama herkes aynı zorlukları yaşıyor. Hepimiz stresliyiz ve bu yüzden birbirimizi çok iyi anlamalıyız; yardımcı olmalıyız. Ne kadar yorgun ve sıkıntılı olursam olayım yine de gülümsemeye, çevremdekilere pozitif enerji dağıtmaya çabalıyorum. Biliyorum ki işimi yapıyorum ve herkes aynı şekilde işini yapmaya çalışıyor. Bu anlayışın Topkapı çalışanlarında da olmasını diliyorum. İşinde mutlu olmayan lütfen başka iş yapsın; yerini doğru insanlara bıraksın. Yüzlerinde en ufak bir gülümseme ve davranışlarında en küçük bir nezakete dahi rastlanmayan bu insanların belki tesadüf belki de yanlışlıkla misafirperverlik sektörü olan turizmde istihdam edildiklerini ve bu yüzden yanlış yerde olduklarını söylemek istiyorum. Bu asık suratlılık ve insanları azarlama alışkanlığı ile ters tavırlılıklar sanırım hapishanelerde daha iyi işe yarar diye düşünüyorum.
Ayasofya’da her zaman olduğu gibi tur istikametinin tersine bir trafik akışı düzenlendiğinden aynı nefden ikinci kez geçmek zorundasınız. Mihrap kısmını tamamlayınca Padişah Locası’ndan sonra sola dönerek Terleyen sütun’a doğru gitmek için yürüdüğün koridoru Üst Galerileri gezdikten sonra tekrar yürümek ve aynı koridoru ikinci kez geçmek zorundasınız. Hâlbuki Padişah Locası’nın arkasından yukarı çıkıp terleyen sütunun oradan inilse çok daha mantıklı olur; boşuna yol tepmemiş oluruz ve turistlerin zihinlerinde mizahi bir yer edinmemiş oluruz.
Terleyen Sütun’un önündeki kalabalık her zamanki gibi sinir bozucu. Bunun bir tek nedeni var; o da işgüzar rehberler. Bilimsellikten uzak hurafe anlatmaya bayılan bazı arkadaşlarımız gruplarına sütundaki deliğe parmaklarını sokturarak 360 derece döndürmeye çalışmalarını söylüyorlar ve bu nedenle gruptaki hemen herkesin bunu denemeye çalışmasıyla burada suni ve gereksiz bir kalabalık meydana geliyor. Öte yandan bunu denemeye çalışan insanlar belki farkında değiller ama birbirlerine mikrop bulaştırıyor. Ülkede domuz gribi var diye personel havalimanında ağızları burunları maskeli ve ellerinde eldivenle çalışıyor ama bizim rehber arkadaşlar insanlara sütun deliği parmaklattırarak birbirlerine domuz gribi bulaştırmalarına, hiç yoksa olası hastalık bulaştırma riskine yardımcı oluyorlar.
Düşünebiliyor musunuz o deliğe günde kaç parmak giriyor? Hani, nerde kaldı domuz gribinden korunma?
 
Sürecek…

17 Haziran 2009  00:15:12 - Okuma: (831)  Yazdır




İstatistik