Yazı

Ney
Ney 

İbrahim Becer

Rivayete göre, Hz. Muhammed Miraç’tan sonra ilahî aşkın sırrını Hz. Ali’ye söyler.

Sır saklamak güçtür ya hani… Dayanamaz Hz Ali… Yollara düşer, çöllere gider ve çölde kör bir kuyuya bu sırrı, bu sırrın esrarını anlatır. Ancak ne var ki, kuyu da dayanamaz duyduklarının yüküne. Kuyu coşar, kuyu taşar; yollar boyu delicesine, sırrı ifşa edercesine akar. Her taraf suyla kaplanır. Bu suyun ulaştığı yerlerde sazlar biter. Gel zaman git zaman, çobanın biri buradan geçerken sazlıktan bir kamış keser. Delikler açar. Üfler… Nitekim çoban neyi üflemeden dahi, kör kuyunun içinden yükselen bir kamış rüzgârda sallandıkça “Hû, hû!”, “O, o!” diyerek sırrı ifşa etmeye başlamıştır bile.
Dokuz boğum vardır neyde. Dokuz boğum, insanın ana karnında geçirdiği dokuz aylık yolculuğuna işarettir. İlkel bir enstrümandır zahirde ilkel olmasına ama batinde çok derindir.
Tasavvufu barındırır çünkü içinde. Herkesin anlayamaması, çalamaması, idrak edememesi biraz da bundandır.
Paçaları sıvayıp giremiyorsun içeri canım benim. Derine, daha derine inmen gerekiyor. Ama Senin derinlik anlayışın paça seviyesinde kalıyorsa ulaşacağın nirvana, kolbastıdan öteye gitmez.
Altı üstü odun parçasıdır deme güzelim! Odun dediğinden vura vura ses çıkarırsın. En sonunda çıkan sesi de beğenmezsen; ya sobada yakarsın, ya da asma dibine kazık diye kakarsın.
Ney öyle midir ya! Üflemeli bir çalgıdır en başta. Nefes olacak adamda. İçeride bir “nefes” olacak ki dışarı çıksın. Yani Sen üflemeden önce birilerinin sana üflemesi gerekiyor…
Ola ki meylettin, tecessüs ettin, hırs yaptın yani çalacaksın.
Çalamazsın!
Mevcut olan her delikten meşrebine göre bir ses çıkarabilirsin ama o kamış parçasından çıkaramazsın işte. Hiç suçu da neye yükleme boşuna. Bir arkadaşım anlatmıştı yapılışını. Akıllara zarar bir süreç…
Yüzlerce kamışın içinden seçilerek geliyor o ney biliyor musun? Senden, Benden milyonlarca var.
Referansı sağlam bir çalgıdır aynı zamanda. Ola ki Divan Edebiyatının son büyük ustası Yahya Kemal seni kesmedi. Aştın diyelim ki kendini Yunus’a da “yuh” çektin. Mevlana’ya ne diyeceksin?
İlk ikisi adamı çiğnemeden yutar. Mevlana adamı çiğner, tükürür. Anlamazsın başına geleni. Mevlana, mesnevinin ilk on sekiz beytini bu muhteşem çalgıya ayırmıştır.
Bir de güzel kelam eyliyor Mevlana, bayıldım: “her odunun kokusu, dumanından anlaşılır”.
Arkasındaki büyük güce işaret etmekti amacım Mevlana’yı zikrederken. “odun” tarafına alınganlık göstermesin kimse. Lafın gelişi yani…
Şiirle bitirmek istiyorum ama şair beğendirmek zor şimdi. Haşim desem olmaz. Kendini pek yakışıklı hissetmediği için bohem ve karamsardır. Necip fazıl desem olmaz, Atsız ııh! Kim kaldı geriye? Bizim Yunus ve Yahya Kemal olmuyor, Faruk Nafiz desen, “onuncu yıl marşı” yazarıdır kendileri ve çok büyük Şairdir ama hapis de yattı, Mevlana zinhar olmaz! Ney ismiyle meşhur bir çalgının arkasında bunca yıl dimdik duruyor.
Hah, Nazım’la bitireyim. Bu ülkede bir kesimin neden ısrarla sahiplendiklerini anlayamadığım Nazım’la:
Akrep gibisin kardeşim, korkak bir karanlık içindesin akrep gibi…
Serçe gibisin kardeşim, serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim, midye gibi kapalı, rahat.
Ve korkunç bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim…
Bir değil, beş değil, milyonlarcasın maalesef!
Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını,
Sürüye katılıverirsin ve adeta mağrur koşarsın salhaneye…
Dünyanın en tuhaf mahlûkusun yani.
Hani şu, derya içinde olup deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf…”


13 Haziran 2009  01:34:09 - Okuma: (714)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik