Yazı

Beşparmak'ta 24 Saat–3
Beşparmak'ta 24 Saat–3 

Asil S. Tunçer

Şiir mi yazsam türkü mü çağırsam yoksa bu eşsiz güzelliği bizlere bahşeden tanrıya şükür mü etsem…

 

Köpeğimiz Kara, soluk soluğa arkamızdan yetişiyor. Kokusundan belli bir yaban domuzuyla boğuşmuş. “Bu korkusuz ve atik köpeğin yavrusundan bir tane istiyorum” diyorum Erdinç’e. Aslılara dönüşte bu sefer bir üst yoldan geliyoruz ve önümüze bir taş fırın çıkıyor. Saatlerimiz 15.00’i gösterdiğinde yanımıza aldığımız azıklarımızla öğlenliğimizi baştan savıp çaylarımızı yudumluyoruz. Zamandan bir dakika bile boşa harcamayarak 15.30’da Pınarcılar’dan ayrılıyor ve tekrar zirve için tırmanışa geçiyoruz. Hedefimiz bu sefer Arap Avlusu.
Eski bir çoban barınağından başka bir şey olmayan mağaraya ilk baktığımda sanki Demir Çağı ve çevrem onca aldatmaca… Zaten dağda her şey göz yanılsamasıyla dolu. Tırmanacağımız Tekerlekkaya, yanındaki kayalıklardan daha alçakta görünüyor misal. Patikayı yol sanıyorsun uçuruma çıkıyor ama kayadan atlıyorsun yola çıkmak için. Erdinç ve Emin olmasa buralarda yolumu buluncaya kadar herhalde sezonumu bitirirdim.
Yol boyunca Kılavuzlarım bana yerden Demir Çağı’yla Arkaik Çağ’a ait bulguları gösteriyorlar. Yamaçlar sanki bir açık hava müzesi. Obsidyenden kuvarsta demir eriyiklerinden insan kemiği parçalarına ve ok uçlarından at nalına kadar her şey var dağda. Arap Avlusu’na gelince yüksekçe karaçamların arasında nihayetleniyor yolumuz. Aslında Stylos Manastırı denilen yapıya köylüler takmışlar ‘Arap’ adını 10.yy.da burada yaşayan Genç Pavlus isimli zenci bir keşişin yaptığı bu manastır yüzünden. 1913lerde bölgede ilk araştırmalarını yapan Avrupalı gezginlerin notlarında söz ediliyor bölgeden ve yapıdan.
Yükün büyük çoğunluğunu taşıyan Erdinç, koca bir çam ağacının altına atıyor kendini; ben de Emin ile manastırın üstüne inşa edildiği mağaraya tırmanıyorum sarnıcın üstündeki muazzam resimleri görüntülemek için. Uçurumun kenarındaki kaya kütlesine yapılmış duvar freskini gördükten sonra “bir keşiş buraya bu manastırı nasıl inşa edebildi” sorusunu sormaya hazırlanırken birden büyük bir utançla suskunluğumu koruyorum; çünkü bizimkiler de üstüne küfür yazmışlar, kazımışlar ve tahrip etmişler güzelim resimlerin. Fotoğraf çekebilmek uğruna yanaştığım uçurumdan aşağıya düşmemem için Emin, beni kemerimden sıkı sıkıya kavrıyor. Aşağıya bakmadan rast gele basıyorum peş peşe deklanşöre…
Aşağıya inerken kayalara oyulmuş su kanaletlerini de görüntülüyorum. Nefes kesen manzarayı ister istemez arkamda bırakarak Erdinç’in bizi beklediği çam ağaçlarına doğru yürüyoruz. Biran için acaba burada mı konaklasak diye aklımdan geçiriyorum ama Emin eliyle zirveyi işaret ediyor sanki anlamışçasına: “Rekordan vazgeçmek yok” diyor. Laf aramızda ben gerçekten yoruldum. Dağ yürüyüşüne uygun olmayan ayakkabılarım yüzünden ayak parmaklarım feci durumda ama kendi kendime söz verdim bu rekoru kırmak için.
Aslında Arap Avlusu’ndan sonra tekrar başlayan Helenistik yol burada da karşımıza çıkıyor ve istersek bu yolu takiben önce Üçpınarlar sonra da tepeye varıp oradan yol aşağı ederek sağ taraftaki neolitik resimleri görerek harımlar arasından yola devam edilebilir. Buradan Bağarcık Kalesi’nin hemen dibinden geçen yol boyunca Zeus Tapınağı’na çıkılır. Arada kalan kaya mezarları yine Helenistik Dönem’e ait olup içi boştur ama olsun yine de görülmeye değer. Ara konaklama için diğer bir uygun yer olan Bağarcık’a vardığınızda zaten haberli olan Mevlüt sizi karşılar ve her eksiğinizi tamam eder. Fakat bu rota bugün için ajandamızda yok çünkü biz Pınarcılar’dan yukarı doğruca zirve yapacağız.
Dedikleri kadar varmış: “Pınarcılar veya olmadı Arap Avlusu konaklamak lazım…”. Dizlerimin bağı çözülmeye başlıyor, ayak parmaklarım sızlıyor… Yine de ben bu rekoru kırmakta kararlıyım. Şırıl şırıl akan dereden tekrar şişelerimiz doldurup zirveye doğru keskin bir tırmanışa geçiyoruz. Benim amacım 3 günlük turistik ama 2 günlük dağ yürüyüşü ve tırmanma etabını ben 1 günde başarmak istiyorum. Aynı mesafeyi daha önce bir dağcı kat etmiş ama benim amacım bu denemeyi günlük kıyafetlerle yani sıradan bir turist modunda ve normal ayakkabılarla yapmak; onu egale ederek Kapıkrı-Beşparmak parkurunda bir rekora imza atmak…
Zirveye çıkarken karşımıza çıkan bol çam ağaçlı rampa; tutunmak ve yere sağlam basmak açısından işimizi kolaylaştırsa da yaban domuzlarına ev sahipliği yaptığı da her haliyle belli yerdeki tırnak ve pati izlerinden… Kara, her 40–50 adımda bir, hızla sağa sola koşuşturuyor; sonra gelip bize katılıyor. Son atlayışında kapkara iri bir yaban domuzu buldu ve onunla baş etmeye çalışıyor. Döndüğünde sağında solunda diş izleri; kan lekeleri vardı. Bir de çok pis kokuyor. Erdinç önümüzdeki küçük kaynakta yıkamayı düşünüyor ama su ancak bizim ihtiyacımız kadar olduğundan vazgeçiyor. Emin, benden emin olduktan sonra tekrar yükleniyor rampaya.
Tam “Tükendim!” dediğim anda önümde buluyorum Tekerlekkaya’yı… Sokağın sonunda nazlı sevgilisini biranda karşısında bulan ümitsiz bir âşık gibi. Her patikada ve her yamaçta farklı görünüyor Tekerlekkaya; bazen nefesim kadar yakın bazen de arş kazar uzak; bu hava tanrısı idolü bir elini uzatıyor insana sonra birden kaçıveriyor adeta… Zirvenin bu büyüsüne inanmış ve kanmışlar demek ki yüzyıllarca… Eskipınar’a geldiğimizde saatlerimiz 19.00’u gösteriyor ve o muhteşem Tekerlekkaya artık burnumun dibinde. Emin, konaklama için kuzey değil güney cepheyi öneriyor ve ne derece haklı olduğunu güneşin batışını takiben çıkan sert rüzgârı yiyince anlıyorum. Gecelemek için en uygun yer olan nokta Tekerlekkaya’nın hemen güneybatısında yer alan Kovukkaya diye anılan bir özel nokta ki hem rüzgâr almıyor hem de 1.300 metrede size su ve düz alan sağlıyor. Su dediğimde kayalardan sızan birikinti.
Saatimiz 19.45 ve biz zirvedeyiz. Tekerlekkaya ayaklarımın dibinde, parmaklarımın ucunda. Gerdek yatağının ucuna ilişik, duvaklı başını öne eğmiş, sessizce damadı bekleyen ürkek bir gelin gibi, öylece bekliyor kımıldamadan… “İşte yanındayım, geldim; hem de onca yolu tırmanarak, sırf senin için…”. Hiç zaman kaybetmeden çadırımızı kurup ateş yakmaya koyuluyoruz. Ben sadece muhteşem manzaranın verdiği sarhoşlukla ortalıkta dolanıyorum. Hangi yönüme baksam başka bir güzellik ve bir başka büyüleyici ayrıntı. Buraya daha önce niye gelmedim diye kendi kendime hayıflanıyorum. Şiir mi yazsam türkü mü çağırsam yoksa bu eşsiz güzelliği bizlere bahşeden tanrıya şükür mü etsem… Duygularım karmakarışık; tarifi imkânsız hisler içindeyim. Cep telefonumla sağı solu arayıp yaşadığım bu güzelliği dostlarımla paylaşmak istiyorum yalnız tabiat ananın kucağındaki bu yalın ve eşsiz güzelliği ve de enfes manzarayı… Ne derece tam yansıtabilirim onu bilmiyorum.
Yanı başımdan bulutlar geçiyor; evet, yanlış duymadınız bulut parçacıkları sanki atılmış pamuk gibi sağımdan solumdan geçiyor. Bu yüzden bazen kılavuzlarımla birbirimizi ve önümüzü görmediğimiz anlar oluyor… Ayaklarım sanki yerden kesilmiş de bulutlara karışmışım hissine kapılacağım aşağıda vadide göz kırpan ışıklılarıyla Karahayıt’ı ve ilerisindeki Bafa’yı görmesem…
Sürecek…


1 Mayıs 2009  17:11:21 - Okuma: (907)  Yazdır




İstatistik