Yazı

15 Ocak 98…
15 Ocak 98… 

İbrahim Becer

15 Ocak 98…

“Bugün güneş yok, hava çok soğuk. Setlerdeyim, karşımda Sarı ziyaret var. İleride Siyah kayayı seçebiliyorum sisler altında. Cudi bugün iptal anlaşılan. Üç çocuk oynuyor sabahtan beri mevzilerin altında. Bir sopa almışlar ellerine; biri cellat oluyor, bir diğeri de mahkum. Cellât, mahkûmun kafasını kesince, üçüncü çocuk da diğer ikisinin üzerine çullanıyor ve karlar üzerinde bir boğuşma başlıyor. Sonra tekrar aynı şeyler yaşanıyor, Fiko elinde silah onlara laf yetiştiriyor. Böyle çocukluk mu olur, böyle oyun mu olur? Cellât, kılıç, kafa kesme ve onları boş gözlerle izleyen bir asker. Şırnak ah Şırnak! Evlatlarına oyunu bile öğretemeyen gaddar baba! 15 Ocak ’98-Şihhan”
         Bunları yazmışım bu tarihte günlüğüme. O günü hatırlıyorum, hem de bütün tazeliğiyle. Çocuk oyunu dediğin bellidir. Eldeki imkânlarla sınırlı olsa da, içinde bir şekilde ölümün geçtiği oyunu oynayan çocuklara üzülmüştüm.
         Çünkü ölüm ciddi bir işti. Bunu da en çok orada bulunan Biz askerler biliyorduk.
         Daha da kötüsünü söyleyeyim mi Size: Kör olası yokluk! Göreve gece çıkardık ama gün ışıyınca dönerdik. Bütün bir gece o soğuğu yemiş ve yorgunluktan, uykusuzluktan gözlerine kan oturmuş Bizlerin en büyük tesellisi, Bizi yolda bekleyen o küçük, dağınık saçlı, Bizi kaçırmamak için yüzünü bile yıkamadan yollara dökülen, perperişan çocuklardı. Ne zaman ki, önde mayıncı, arkada tam teçhizatlı askerler belirirdi, o küçük eller alkışlamaya başlardı bizi. Acı bir gülümseme belirirdi yüzümüzde. Sonra ellerini cebine atardı kimimiz, Sırt çantasını bin bir zahmetle indirirdi sırtından kimimiz, Hazırlıklıydı bazılarımız geceden.
Artık Allah ne verdiyse, şeker, geceden kalma bisküviler, çikolata, sakız belki bir parça kuru yemiş, mahcup olmak istemeyen de konserve verirdi. Nasıl da gözlerinin içi gülerdi o çocukların. Birbirleriyle takasa girerlerdi, itiş kakış yaşarlardı aralarında Biz yanlarından geçer giderdik…
Bu yüzden olmalıydı işte 23 Nisan. Bu çocuklar için olmalıydı. Ama daha da önemlisi, sabah ayazında asker yolu beklememeliydi hiçbir çocuk bir avuç şeker için. Hepimizin bildiği oyunları oynamalıydı çocuklar. Bizim elimizden gelen, her sabah onlara bir 23 Nisan yaşatmaya çalışmaktı.
Biz sadece merhametimizi gösterdik, karşılığında da eşsiz bir sevgi aldık. Bizim açımızdan kazançlı bir ticaret oldu.
Bugün, kendilerini o Halkın temsilcisi olarak gösterenlere bakıyorum ve utanıyorum. Çocukları öne sürüyorlar ve arkalarına saklanıyorlar. En hafif tabiriyle aşağılık bir hareket. Benim de çocuklarım var. Empati kurmaya, kendimi onun yerine koymaya çalışıyorum ve anlayamıyorum. Eğer bir zarar gelecekse neden Benim çocuğuma gelsin ki? Eğer atılacak bir şey varsa onu Ben atarım, yenecek bir şey varsa da onu da Ben yerim. Çocukları öne sürmek ne ki?
Yine de kızmamak gerek. Bir obezite hastasından, hayatında bir gün bile dağ tecrübesi yaşamamış bir insandan, adına yola çıkmış olduğu bir halkın başına bela olan bir kişiden “Lider!” yaratan bir zihniyet, çocuklardan da kendine bir kalkan yapar.
Bu yaptığını da direniş diye satar. Bir kuruş koymadan kazanan ahlaksız tüccardır O. Farkında olmadığı şudur ki; Ne kadar nefret etse de karşındakinden, yine de O Askerin, Polisin merhametinden emindir.
Yanarım, yanarım da o çocuklara bayram yaptıramadık ona yanarım.
DTP boykot etmiş çocuk bayramını. Eder, ondan da beklenen budur. Gülen gözlerle karşılaşmak düşüncesi korkutmuştur belki. Bir yay gibi germeye çalıştığı ufacık sinirlerin, boşalıp da kahkahalar atması fikri ürkütmüş olabilir zannımca.
Ama şundan eminim. O çocuklar her şeye rağmen büyüyecekler ve kendilerinin arkasına geçen o korkaklara rağmen ellerini ceplerine atacaklar. O zaman görecekler ki, Asker ağabeylerinin o sabah ayazında, kendilerine verdikleri şekerler hala yerinde duruyor.
Gönülden verilen hiçbir şey eksilmez. Biz, Sizi çok sevdik Çocuklar. Bayramınız kutlu olsun…

23 Nisan 2009  23:52:15 - Okuma: (1162)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik