Yazı

Beşparmak’ta 24 Saat II
Beşparmak’ta 24 Saat II 

Asil S. Tunçer

“23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınızı Kutlarım”

Kovan Turası, arı kovanları ayılardan korumak için kaya blokları üstüne örülmüş taş duvar ve hatılın adı. Önümüzdeki küçük akarsu Kazıkkaya Deresi. Şöyle böyle derken 4 saatte 8 km.lik etabı geride bırakıyoruz. Buradan su temin edip tırmanışımızı sürdürüyoruz. Önümüzdeki düzlük Yörüklerin yaylak için konakladıkları bir nokta ve hemen yanında da Karakaya Köyü’ne su besleyen büyük dere akmakta. Zeytin ağaçlarında hala zeytin var iri iri. Nisan sonuna kadar hasat yapılıyor ve mayıs ortasında taze yağ. İşte! Bafa’nın yağı neden farklının yanıtı burada; özel lezzetinin sırrı da. 
Karşımıza çıkan dört ev beni meraklandırıyor. Emin Bey “burası 3 günlük dağ turlarında konakladığımız yer” diyor. Çok ilginç: topu topuna dört ev. Sonradan öğreniyorum ki aslında burası yaklaşık 14.yy.dan beridir Menteşe Beyliği hâkimiyetinde hep yerleşim görmüş bir yayla köyü ve şimdilerde geriye kalan evler... Ve hala da insanlar yani o zamanki ataların bugünkü torunları bu geleneği eksiksiz sürdüre gelmekte. Mezarlığa bakınca 5–6 nesli yan yana görmek olası. Köyün batı yamacında yer alan imece usullü yağ sıkma taşını görünce biran hayalimi yıllar öncesine gönderiyorum... Ortaçağ’dayım.
Dere boyunca sağlı sollu uzanan sebze harımlarının kâh kenarından kâh içinden geçerek ilk eve yaklaşıyoruz. Emin eve "Hatice Abla" diye seslenirken Erdinç bana yörede ‘Hepbük’ kuşu diye bilinen bir kanatlının ilginç hikâyesini anlatıyor: babasının tarlasındaki bostanlara ‘taşıyamam’ gerekçesiyle “hep büyük” diye kandıran ve beddua alan hayırsız evladın kuşa dönüşmesini; sonrasında da “hepbüük” şeklinde ötüşünün nedenini… Yalnızca Nisan ve Mayıs aylarında bölgeyi kuluçka amaçlı kullanan bu kuşun asıl adını çok merak ediyorum. Hatice Abla, aşkta bulamadığını dağlarda bulmuş bir alımlı bir Kapıkırılı aslında. Sırf turculara destek olmak ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için mesken tuttuğu bu dağları bir daha terk etmemiş ve yaz kış yaşamaya başlamış. Bir mezra niteliğindeki topu topuna dört evli bu yerleşimde hep güzel ve alımlı hanımlar yaşıyor; adeta bir amazon höyüğü… Dağ başında elektrik yok, su yok, yol yok ama güzellik var… Üstelik tek başlarına; evlerin hiçbirinde erkek yok.    
Bize tüm tur güzergâhınca eşlik edecek olan Kılavuzumuz Erdinç’in “Kara” isimli köpeği önden önden gidiyor, etrafı kolaçan ederek. Hatice Abla’da akşam yemeği alan ve geceleme yapan tüm tur grupları buradan isterlerse direk önce Arap Avlusu’na ve oradan da zirveye tırmanabiliyorlar ama biz daha uzun parkuru rekor denemeyle kat edeceğimizden bu seferlik Hatice Abla’dan özür dileyerek yanı başındaki Amca Kızı Aslı’nın çay davetini kabul ediyoruz. Emin’le Erdinç sandviçlere sarılıyorlar ben ise çay derdindeyim: 2–3…
Mola süresi doluyor ve Karadere’ye doğru yollanıyoruz. Toplam kat ettiğimiz 10 km.ye gidiş-dönüş bir 4 km. daha ilave olacak. Eşyalarımızı Aslı’lara bırakıyoruz ki bu bize daha rahat ve kolay yürümemizi sağlıyor; hem sürat hem zaman kazanıyoruz. Neolitik mağaralara doğru hızla yürüyoruz. Bu nokta yürüyüş güzergâhının rahat etaplarından biri çünkü çok tırmanma parkuru yok. Az ilerdeki traktör yolunu takiben 1,5 saatte Karadere-Neolitik kaya resimlerine ulaşmayı hedefliyoruz. Çıkışa doğru ısrarlı bir köpek havlamasıyla kendimize geliyoruz. Kara, yine ne buldu acaba diye düşünürken bunun Cennet Kız’ın yaşadığı evdeki Arap isimli köpekten başka bir şey olmadığını görüyoruz. Cennet, karasevdasını tek başına dağlarda yaşayan bir çoban kızı ve onca yıpranmışlığa rağmen güzelliğinden hiç bir şey kaybetmemiş. Dolgun ve düzgün vücudu uzaktan bile fark ediliyor. Bu dağlar hep güzellik mi doğuruyor, nedir? Herkes Cennet’i, Cennet de herkesi tanıyor. “Emin Ağbi hoş geldiniz… Kolay gelsin Erdinç… Misafiriniz mi var? Sus Arap…”. Arap da Maazallah insanı yalnız yakalamasın!
Hedefimiz akşam olmadan zirveye çıkarak şimdiye kadar kırılmamış bir rekora imza atmak: Herakleia-Pınarcılar-Karadere-Tekerlekkaya... Bu 25 km.lik parkuru günlük kıyafetlerle molalar dâhil 12 saatte almak. Önümüzdeki bir ağaca tırmanan sincabı görüntüleyelim derken Kara, bizden önce davranıp avını kontrol ediyor. Bu dağda yaşayan yüzlerce endemik hayvanın sadece bir tanesi olan Beşparmak Sincabının cansız bedeni aşağıdaki çalılıklara düşüyor. Son dereden de sularımızı doldurduktan sonra karşımıza Bozalan düzlüğünde bir inek sürüsü çıkıyor. Arka taraftaki üç ev tamamen sessiz. Ağır aksak yürüyen taze buzağıların arasından geçerek Yörük mezarlığındaki taşların tarihlerini okumaya çalışıyoruz Erdinç’le birlikte; yanlışlıkla da olsa yerle bir eski kabirlerinin üstüne basmamaya çalışarak. Erdinç silik sayılardan ve harflerden anlam çıkarmaya ben de Hicri ve Rumi tarihlerden dönem ve yaş saptamaya çalışıyorum.  
Emin, bana ilerideki neolitik resimlerin olduğu kayalıkları gösteriyor. Burayı daha önceden fotoğraflarda görmüştüm. Hiçbir resim gerçeği kadar güzel olamaz. 2 km.lik yolun sonunda gördüğüm 8.000 yıllık tanrı resimleri inanılmaz derecede net ve fark edilir derecede iyi bir ustanın elinden çıktığını belgeler nitelikte. Toplam 10 kaya reminden sadece bir tanesi bu. 11 erkek tanrının hepsi aynı boyda değil. En uzun boylu olanı hava tanrısı. Mağaranın hemen önünde adak taşı ve izleri görülüyor. Adak taşının tam üstünden ileri doğru bakıldığında tırmanacağımız zirve seçiliyor. Epeyce uzakta duruyor. “Aman tanrım! Daha bir sürü yol var”. Tabi ki bunları içimden söylüyorum; yoksa “pes etti” demesinler diye. Avludaki lalelerin renk zenginliği ve bolluğu dikkate değer; tam botanikçi ve çiçek flora meraklıları için.
Dönüş yolumuzda Bozalan düzlüğüne vardığımızda Hasankayası çıkıyor karşımıza. Yorgunluktan hikâyesini aklımda tutamadığım bu kayalık aynen Kazıkkaya’yı andırıyor. İstenirse buradan Söğütözü kaya resimlerine de gidilebilir ancak bunun için ekstra dan 2 saatlik yol daha kat etmek gerekiyor. Yemek molasında çay hakkımı kullandığımdan şimdi boş mideyle dolaşıyorum ve ayaklarımın bağı çözülmeye başladı. Bunu hissettirmemeye çalışıyorum ama Emin arkada kaldığımı, dönüp dönüp bana bakarak ima ediyor. 
Erdinç’in köpeği yine bir yaban domuzu bulmuş olacak ki kayalıkların alt kısmına doğru seğirtiyor. Avlanma yasağı nedeniyle dağdaki yaban domuzu sayısı oldukça artmış. Emin ile ben tepeden aşağıya doğru inmeye başladığımızda kalabalık bir yaban eşek sürüsüyle karşılaşıyoruz. Hepsi birden anırmaya ve çifte atmaya başlıyor. Çaresiz Erdinç’in gelmesini bekliyoruz çünkü hayvanların dilinden tek o anlıyor. Buna başta pek inanmasam da garip sesler çıkararak eşeklerle konuşmaya başlayınca hepsinin sakinleştiğini görüyor ve işin sırrını soruyorum; söylemiyor. Rehberlik eğitim seminerlerinde Mehmet Sıkı Hocamızın da hemen tüm kuşların seslerini taklit ettiği görmüştük. Onlarca yaban eşeğin arasından geçerek derenin üstündeki taşlardan atlayarak yolumuza devam ediyoruz. Ben hala eşeklerin bizi takip edip etmediğinden emin olamıyorum ve arada bir arkama bakıyorum; yok hepsi heykel gibi durmuş bekliyorlar.  
 
Sürecek…

23 Nisan 2009  01:03:40 - Okuma: (1326)  Yazdır




İstatistik