Yazı

Beşparmak’ta 24 saat–1
Beşparmak’ta 24 saat–1 

Asil S. Tunçer

Bafa Gölü’nde bir balıkçı teknesinin karanlığı yırtan sesi ortalığı çınlatıyor Meryem Ana Manastırı’ndaki yıkık duvarları yalayıp…

Karia Pansiyon’un sahibi Emin Aydın’a yarınki turun çıkış saatini kararlaştırırken Kapıkırı’nın en iyi kılavuzlarından (yeni) Muhtar Mustafa Ali Yıldırım’ın kardeşi Erdinç’in de bize katılacağı müjdesini alıyorum. Erdinç, Kapıkırı-Herakleia’nın bilinen siması Annaleise Peshlow’un dağ kılavuzluğunu yapıyor aynı zamanda. O gece heyecandan uyuyamıyorum. Bu iyi bir info turu olacak benim için…
Sabah 05.30 da horoz sesleriyle uyandığımda Bafa Gölü’nde derin bir sessizlik hâkim. Kahvaltı saatine daha çok var. Odamdan dışarı çıkıp harika manzaralı çardak altına oturuyorum. Son yağmurlarla altın yılını yaşayan Bafa Gölü’nde bir balıkçı teknesinin karanlığı yırtan sesi ortalığı çınlatıyor Meryem Ana Manastırı’ndaki yıkık duvarları yalayıp Zorban’ın daha gün yüzü görmemiş ak kumsallarından geri dönerek… B.Menderes, salına salına kıvrılıyor başını uzatmış yılan gibi 500kmlik yorgun yolculuğundan sonra… Bir hırçın ses daha Menet’ten bu tarafa… Deniz Kartalı hayaletiyle bir Cüce Karabatak mı soğuk sulara kanat çırpan yoksa gagasını baştankara eden bir Tepeli Pelikanın yavru yılanbalıklarını kovalayışının ürpertisi mi? Kim bilir belki de geçmişte göl kenarındaki kumları traktörlere doldurup satarak 3 yılda 1kmlik sahili boşaltan cahil köylülere tüm kızgınlığı… Derken İkizce’den bir beyaz güvercin havalanıyor Gölyaka ya doğru sanki kuş olmuş bu sabah Genç Abdullah, dedesine sırma saçından bir tel götürüyor gagasında…
Tüm bunları düşünürken sabah ayazında sıcacık bir “günaydın”' sesiyle, daldığım derin maviliklerden çıkıyorum su üstüne. Eşiyle birlikte getirdikleri kahvaltı tabaklarını önümdeki masaya koyuyor Emin Bey: sıcacık köy ekmeği, ev reçeli, kaymak, tulum peyniri ve yağlı yeşil zeytin. Cennet Hanım yağda yumurtayı eksik etmemiş. Kahvaltı sarktıkça sarkıyor. Erdinç bir türlü bitmeyen çayımın bitmesini bekliyor sabırla. Sırt çantalarımızda yok yok. Uyku tulumlarımızdan çadıra kadar her şey akşamdan hazırlanmış; tastamam. Aslında bu turlar için yük taşımaya yönelik eşeklerden de faydalanıyor ama biz bu sefer rekor bir deneme peşinde olduğumuzdan taşıma işini kendimiz halledeceğiz; daha doğrusu Emin ve Erdinç… Ben bir anlamda yükten muaf tutuluyorum.
Saat sabah 07.45; Kapıkırı’nın içinden hareketle Beşparmak Dağı’na doğru yürümeye başlıyoruz. İlk gözümüze çarpan yapılar, şehir surları; başımızı yukarı kaldırdığımızda kuzeye doğru da Akropol yani ‘yukarı kent’. Helenistik dönemde inşa edildiğini bildiğimiz taş döşeli yolu takiben 1.300 metrelik zirveye doğru tırmanışa geçiyoruz. Bizim dağa vurduğumuz dakikalarda ineklerini otlatmaya götüren çobanlar ve zeytine giden köylüler çıkıyor önümüze ve “uğurlar olsun!” dilekleriyle yolluyorlar bizi. İlk molamız Akropol; yukarı doğru çıkan merdivenlerin basamakları sanki hiç kullanılmamışçasına yepyeni ve göz alıcı. Şimdilerde artık kullanılmayan Kapıkırı’nın Yayla Evleri’nin kalıntıları arasından dönüp arkama bakıyorum bir kez daha; Bafa, yavuklusunu yolcu eden sevdalı bir genç kız gibi arkamdan el sallıyor gözleri dolu dolu.
Şehir surlarının alt kısmında otlayan yağız atlar bizi görünce ürkek ürkek bakıyorlar. Tedirginliklerini anlamak hiç de zor değil etraftaki ağaç dallarına asılı şişeyle ipe dizilmiş nalları fark edince. Bunlar ilk bakışta anlamsız birer aksesuar gibi dursa da asıl işlevi domuzları kaçırmak. Satrap Mausolos’tan sonra İskender’in generallerinden Lysimakos’un genişlettiği şehir surları toplam 65km ama hepsini görmek olanaksız günümüzde. 2.000 yıldır böyle sağlam kalabilen ve kısmen de olsa halen kullanılabilen parke taşları beni şaşırtıyor. Kim bilir kimler geçti; kimlerin ayağı değdi…
Bu silsileye dağ mı yoksa dağlar mı deniyor tam belli değil ama bu kadar iniş-çıkış ve kayanın bol olduğu bir dağ ve her kovuğuna gizlenmiş zeytin ağaçları arasında otlayan inekler asıl beni düşündüren; çıkmasına çıktılarda, nasıl inecekler? Antik yol bir süre sonra ağaçların arkasına doğru gözden kayboluyor. Her saniye önemli olduğundan çok kısa molalarla tırmanışımızı aralıksız sürdürme gayretindeyiz. Etrafa dağılmış koca koca kaya kütlelerinin hemen hepsi birer garip şekilleriyle bir şeyler ima ediyorlar ziyaretçilerine. Tepsi gibi düz yüzeyli olanların tümünde Beşparmak ta görülen değişik çiçek ve bitki türleri mevcut allı sarılı. Nisan ayı; ne güzel bir ay ki hem sarı hem de kırmızı açan çiçekleri biranda görebildiğimiz tek ay.
Kassandra’nın kardeşi Pleistarkos tarafından inşa ettirilen Yukarı Kent, Göle oldukça hâkim durumda. Patikadan ilerlerken renk renk mevsimine göre açmış çiçekleri görmekteyiz. Bunların çoğu Bafa’ya endemik yani sırf buraya özgün olup başka bir yerde yetişmemekte. Bu yönüyle Beşparmak’taki yürüyüş turları doğasever ve botanik meraklıları için de ayrı bir önem içermekte. Bir gün öncesinde yağmur yağdığı için etrafımız buğulu ve net resim alamıyorum dağ aşarı çünkü Beşparmak körebe oynuyor: “sağım Labada solum Ilbırı” dercesine…
Kral Yolu’na girince surların ve burçları daha iyi görüntülemek mümkün. Otların arasına gizlenmiş bir kaplumbağayı son anda fark ediyorum; neredeyse üstüne basacaktım. Genç bir tayla göz göze geldikten sonra incecik zeytin ağaçları arasından Kral Yolu’nu yokuş yukarı adımlamaya devam ediyoruz. Üzerinden geçtiğim küçücük taş köprüyü, kılavuzum söylemese anlamayacaktım. O kadar iyi gizlenmiş ki doğa ananın kucağına.
Önümüzde bir inek sürüsü; sanki yetişip otlarını alacakmışız gibi yolu perdeliyorlar ama Erdinç hayvanların dilini iyi biliyor; çıkardığı garip seslerle yolumuzu kapatan sürü çekilip yol veriyor bize. Allah Allah; çok ilginç. Kral Yolu üzerindeki yaz-kış akan kaynak başında mola veriyoruz. Benim aklım çayda. “İspirto ocağı var mı beyler”, diye soruyorum; gülüyorlar… Buradan İkiz Ada manzarası müthiş; deklanşöre peş peşe basıyorum. Eşkıyaların yol kestiği yere vardığımızda Erdinç anlatıyor: “Bu nokta, Milli Mücadele döneminde stratejik açıdan çok önemli bir geçit olduğundan eşkıya yani işgale karşı direnen Kuvayı Milliye’cilerin hep kontrolünde tuttukları bir yer olmuş…”.
Emmi-Dayı mevkii diye bilinen yere geldiğimizde Konyalı Abdullah’ın yaklaşık yedi yıl burada tek başına yaşadığı mağarayı görüntülüyoruz. Bir anlamda Beşparmak Tarzan ı olan Emmi-Dayı hayvanlarını daha rahat güdebilmek için burayı mesken tuttuktan sonra köye inmemiş bir daha. Yukarı doğru çıktığımızda sol tarafımıza doğru daha bir muazzam manzara karşılıyor bizi. Köprüalan’dan aşağıya doğru Heyhey Tepesi ve Boklutaş’ı görüyoruz. Çok sayıda kuş yuvasından sağa sola sıçrayan kuş mayısı nedeniyle bu isim verilse de tarihi olarak küçük bir Helenistik yerleşme gerçekte. Yaklaşık 2–3 yıl önce bu kayalıkların çevrelediği dağ kovuğu baraj için düşünülmüşse de Pesclow sayesinde doğanın katledilmesinin önüne geçilmiş. Erdinç e “hani su kaynağı nerde” , deyince az ilerdeki kayalıkların arkasını işaret edip uğultuyu duyup duymadığımı soruyor.
Sağ yamaçta kuvvetli yıldırım düşmesi sonucu parçalanmış kaya yüzeyleri çok farklı bir görüntü sergiliyorlar. Ağaç gövdelerinden yapılmış su olukları sağ tarafımıza düşüyor ve çok ilginç bir görüntü veriyor. Darmadağın olmalarının sebebi köylülerin Şakırdaklı veya Tığlı diye adlandırdıkları bir nevi oklu kirpinin buradaki hemen tüm ağaç gövdelerini kemirmesi. Yaklaşık 10–15 metre daha yukarı tırmandığımızda bu sefer bir başka barınakla, Çoban Evi’yle karşılaşıyoruz: 2 yıl önce terk edilen bu barınakta önceden onlarca hayvan bulunmaktaymış. Az ilerde Kazıkkaya diye bilinen sivri yüksekçe bir kaya kütlesi mevcut. Bu noktadan itibaren Kral Yolu toprak altında kaldığından tarihi taş döşemelerden ayrılıp günümüz izlerinden patikaya geçiyoruz; artık Bafa yok ardımız sıra…
 
Sürecek…

17 Nisan 2009  19:34:48 - Okuma: (1153)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik