Yazı

Burası mabedim, burası dünyam
Burası mabedim, burası dünyam 

İbrahim Becer

Burası mabedim, burası dünyam

“Burası mabedim, burası dünyam,
Bırakıp gidemem, burada Leylam.
Bir garip mecnunum, yücedir sevdam.
Beklemek ibadet, gitmek ölümdür…”
Böyle diyor Orhan Gencebay “Leyla ile Mecnun”da. Hangisinin daha büyük âşık olduğunu kimse bilemez ve dahi bilemeyecektir.
Bir hikâyecik aktarırlar eskiler: “Mecnun’un bu âşık hali o zamanın Emirine aktarılır. Emir, Mecnun’un bu haline ziyadesiyle üzülür ve bulunup getirilmesini ister. Mecnun huzura getirilir. Hali haraptır. Karışan saçına, sakalına kuşlar yuva yapmış, çölde çatlayan dudaklarından “Leyla” isminden başka bir kelam düşmemektedir.
Emir, Leyla’yı da huzura çağırır. Leyla’yı getirirler. Leyla’nın beklediği kadar güzel olmadığını gören Emir, Mecnun’a dönerek: “Bunun için miydi bunca sefalet, bunca delilik?” der. Mecnun gözlerini Leylasından ayırmadan o öldürücü cevabını verir: “Sen kimsin ki? Ve Sen Ona hiç Benim gözümle baktın mı?”
Buraya kadar Mecnun’un büyüklüğüdür. Peki, sadece Mecnun’un aşkının büyüklüğü yeter miydi bu aşkı zirvelerden bir zirve kılmaya?
Biraz İskender Pala’dan alıntı yaparak devam edelim…
Leyla’nın büyüklüğü ne endamında, ne de serencamındadır. Leyla’nın yolu bir çok yerde pervaneyle kesişir. Hani sıcak yaz gecelerinde, cüssesine aldırmadan, öleceğini bile bile kendini ateşe atan, ışığa koşan o pervaneyle. İbrahim Peygamber gibi yani. Kaderleri aynı, ateşe tutsak, üç kader ortağı yani.
         “Aşk odu önce maşuka, sonra aşıka düşer” derler. Yani aşk ateşi önce sevilene, sonra da sevene düşer. O ateş önce sevilende bir yanmalı. Sevileni bir yakmalı ki, Aşık o ateşin etrafında dönsün. Ne güzelliği, ne duruşu ilgilendirmesin artık aşığı. Sevilen, yani maşuk o ateşi yakmadığı müddetçe o pervane bin yıl dönse boşuna…
         Bu yazı biraz da “neden günümüzde büyük aşklar yok ?” sorusuna cevaptır. Aşk da bir iştir ve çok ciddi bir iştir. Her iş malzemeden çalmaya müsaittir. Undan çalan bir fırıncı eksik ekmek çıkarabilir. Tuğladan çalan bir usta çürük bir bina dikebilir. Süte su katan bir sütçü de sütünü satabilir. Bütün bunlar olabilir ve öyle ya da böyle ortaya bir sonuç çıkabilir. Gelgelelim, malzemeden çalamayacağınız, sulandıramayacağınız, çürük bir temele oturtamayacağınız bir iştir “aşk”.
         Yazının en başındaki dörtlük, belki de birçoğunuz tarafından okunmadan geçti. O dörtlüğü Ben ilk defa hamamın karşısındaki yazlık sinemada dinlemiştim. Güzel bir filmdi. Leyla ile Mecnun. Ne hissettiğimi hatırlamıyorum. Bildiğim tek şey Orhan Gencebay’ın, Gülşen Bubikoğlu’na olan aşkı yüzünden çöllere düşmesiydi. Bir de Hüseyin Peyda ve Turgut Özatay’ın bitmek bilmez ayak oyunları…
         İmanı gerektirir aşk, iman da teslimiyeti. Sorgulamadan, kayıtsız ve şartsız bir teslimiyeti. Önce imanınızı sorgulayın. Eminseniz şayet, o büyük kapıdan içeri girin. Göreceksiniz, Kerem de orada olacak Aslı da, Leyla’da mecnun’da. Siz de büyük bir aşk yaşayacaksınız inanın.
Bize gelince; yaşadığınız o büyük aşkı ayakta alkışlarken, Yazdığınız destanı okuyor olacağız…
Son söz yine bir Şairin: Faruk Nafiz…
         “Kendini aşka veren ruh acıdan ne anlar ?
         Ey bastığım taşları başıma fırlatanlar !
         Beni fark ettirmiyor yüzümden sızan kanlar,
         bir çarmıha gerilen, O Hak Peygamberinden…”
Not: Nisan başına kadar böyle suya sabuna dokunmadan gideceğiz. Aşk, börtü, böcek falan… Umarım bu karar siteye özlenen düzeyi getirir. Serdal Bey tam zamanında müdahale etti. Kamu yararı dedikleri de bu olsa gerek. Kutlarım…

17 Mart 2009  20:52:04 - Okuma: (1122)  Yazdır




İstatistik