Yazı

Doğu Perinçek ha!
Doğu Perinçek ha! 

İbrahim Becer

Ben 1997–1998 yılları arasında Şırnak’ta Asteğmen olarak görev yaptım. Unutulmaz anılarım var benimle toprak olacak o yıllara ait. Elektrik, su, radyo, televizyonun olmadığı bir dağ başında onbir ay birliğimin başında görev yaptım.

         Size bir anımı anlatayım ve konuya gireyim:
         Hiçbir iletişim imkânı olmayan bir yerdi. Başbakan kim, şampiyon kim bilmiyorduk. Tek haber kaynağımız üç ayda bir gelen yeni devre askerlerdi. Onlar da maalesef genelde köy veya kırsal köken orijinli olduğundan faydalı olamıyorlardı. Bu Memlekette ne kadar gariban varsa zaten yolu Güneydoğuya düşer.
         Bir gün Abdullah Topoğlu adında bir askerim geldi. Hiç konuşmadan yanıma oturdu. Karşımızda Sarabove var. Kuzey Irak yani… Abdullah baktı, baktı, baktı ve şöyle dedi: “Komutanım, neden bu kadar yalnızız ?”
Önce anlamazdan geldim, sustum. Ama Abdullah’ı tanırdım. Hem de iyi tanırdım. Derin tahliller yapacak adam değildi. Ankara, Pursaklar’da marangozdu. “Bilmiyorum”dedim. “Ben çözdüm” dedi ve devam etti. “Sen okumuşsun, bilirsin hani dünya dönüyor ya! İşte dönerken dünyadan bir parça koptu Biz de o parçanın üzerinde kaldık savrulduk, gidiyoruz.” Dedi ve kalktı mevzisine doğru yürüdü gitti.
Hiçbir şey demediğimi hatırlıyorum. Çünkü o atmosferde, belli bir süre geçince kayış kopuyor ve kasnak boşa dönmeye başlıyor. Güneydoğu sendromu dedikleri bu…
Aradan uzun yıllar geçti. Ben, hala o sorunun cevabını arıyordum. Ta ki bugüne kadar. Dağda denk gelse kanını içmekten bir an bile imtina etmeyeceğim o eşkıya ile el sıkışmaktan çekinmeyen bir adam var bu ülkede. Tek o olsa iyi, bir de partisi var. Yıllarca elin çöplüğünde öttü bu adam ve binde iki sebeplendi. Baktı olmadı tam karşıya geçti şimdi. Aldı Türk bayrağını eline utanmadan, sıkılmadan, gözümüzün içine baka baka Bize Türkçülük yapıyor. Salsan Turan’ı aramaya Kaf Dağının arkasına gidecek. Ne çare ki bacağından özürlü malum. Oyu kadar yürüyebiliyor. Binde iki çapında…
Özgür Aydoğan’ı tanımam, tanımak da istemem. “Bölücülük” diyor, bölücülüğün “elif ba”sını yazmış adamın koluna girmiş. Haçlı Seferi diyor Zengi’nin, Selahaddin’in, Şirkuh’un kemiklerini sızlatıyor. Allah yolunu açık etsin…
Bizim Abdullah’la olan yalnızlığımıza gelince: Biz hakikaten yalnızmışız lan Apo! Sen de cahil falan değilmişsin, Ben de bi bok bilmiyormuşum aslanım. Devlet de bizi ne diye Gabar’da, Besta’da, Hanke’de gezdirmiş ki. Kum gibi kaynıyor oğlum burası kum.       Burada terörist başıyla el sıkışan adamlar parti kuruyor, taraftar topluyor, seçime giriyor, koca koca adamlar da yorumlarıyla takdir hissini belli ediyor. Yok, yok o değil Apo! Üzerinde kelebek resmi olan parti değil, çoban yıldızı varmış. Hani aylı gecelerde, Bixi nin başında çay içerken Sen, Ben, Verigo, Zeki, Reis, Kavakçı Size göstermiştim ya bir yıldız. “Çok sıkılırsanız, bu yıldıza bakın çünkü Sizi sevenler de aynı yıldıza bakıyor olacaklar” demiştim. Bizi kimseler sevmiyormuş oğlum Apo. Bizimle o yıldıza bakanlar da aynı şeyi görmüyormuşlar. Biz o yüzden yalnız kalmışız. Kimimiz, kimsemiz o yüzden yokmuş.
Bu ülke öyle bir Pazar olmuş ki her malın alıcısı var. Devlet dağdaki eşkıyanın peşine tabur falan değil tugay takıyor, tugay. Düzdeki Ali kıran, baş kesen…
Şimdi bu haberi yapan, bu habere konu olan, yorumlarıyla değerli (!) katkılarını esirgemeyenlere iki isim vereceğim:
Şehit polis Metin Davaslıoğlu Benim Sümer Halamın oğludur. İstanbul’da aşırı sol militanların açtığı ateş sonucu şehit olmuştur. Yüksel de Şirincelidir ve benim çocukken Şirince’de oynadığım arkadaşımdır. Şırnak-Fındık Taburunda şehit olmuştur. Allah (cc) her ikisine de rahmet eylesin…
O kahpe kurşunları sıkan elleri bilmiyorum ama o elleri sıkan eli biliyorum…

12 Mart 2009  21:25:05 - Okuma: (883)  Yazdır




Haftanın Hit Haberleri

İstatistik